« Önceki | Sonraki »

30/5/2008

Fetih kutlamaya gerek var mı?

 

Gene bir 29 Mayıs, gene "trafiğe kapalı bazı yollar", gene mehter, gene Ulubatlı Hasan falan. İdrak ettik. Beş yüz elli beşinci yıldönümü...
Elbette artık işe teknoloji de karışıyor, bizim Hasan, minibüsleri ve kaldırım satıcılarını yara yara surlara bayrak dikmeyecek de (Gungadin misali otuz sekiz ok yiyip bir türlü yere düşmez), Topkapı'dan şehre girişimiz Topkapı'da panorama gösterisiyle canlandırılacak: Otuz sekiz metre çapında kubbe, on bin figüran... Artık böyle kutlanacakmış, müze yapıyorlar... Artık surlardan hoplaya zıplaya geçmek için sütçü beygiri bulmaya gerek kalmadı.
Waterloo Müzesi'nin panoramasından çok daha görkemli olacağı muhakkak. (Kubbeli müzeyi gezmek kolaydı da, savaş alanını yukarıdan görmek için arslanlı tepeye çıkana kadar anam ağlamıştı... Hougomont tarlasının çamuruna saplanınca da Napoleon'un niçin yenildiğini anlamıştım.)
Lakin, olayın üzerinden beş yüz elli beş sene geçmiş yahu, beş yüz elli beş...
Bu kadar zaman sonra hâlâ onu "almakla" mı övüneceğiz?
Süleymaniye'sinden Topkapı Sarayı'na, yedi tepesine öyle bir damga vur ki dost düşman parmak ısırsın, sonra da "aslında burası benim değildi" de...
Ele güne "burayı biz kurmadık, sonradan, hem de şiddet kullanarak ele geçirdik" mesajını ısrarla ver... Gözüne sok, hatırlat...
Ki, bundan da, "aldığımız gibi bir gün verebiliriz de haa" anlamı da çıksın!
Yunan faşistleri de bu hülyayla kendi kendilerini okşamaya otursunlar...
Eee, iğreti mi yaşıyoruz yani biz burada?
Korkmayın ihvanlar, nüfusu da on iki milyona vurdu, artık onu bizden kimse geri alamaz. Bütün Yunanistan'da toplasan o kadar kişi yok.
Eşeklik edip yeni bir dünya savaşına girmez ve de yenilmezsek, müttefik donanması da gelmez, korkmayın.
Dostun düşmanın gözüne "buranın temelini biz kurmadık, üstüne birşeyler kondurduk" diye bağıra bağıra sokmanın âlemi yoktur.
Sarsmayın. Burası bizim. Asla geri dönülemez şekilde bizim.
Bunun için azınlıkları da kovalamadık mı? Bize "dışarlıklı" olduğumuzu hatırlatmasınlar diye? Bunun için bin yıllık isimleri değiştirmedik mi, örneğin Tatavla'yı Kurtuluş, Samatya'yı Koca Mustafa Paşa yapmadık mı? Olmadı, ağzımıza uydurmadık mı, Stenia İstinye, Therapia da Tarabya olmadı mı?
İlle yıldönümü seviyorsak, niçin Karlofça Antlaşması'nı imzaladığımız (26 Ocak 1699), yani ilk kez toprak kaybettiğimiz günü "milli matem" ilan etmiyoruz, 10 Kasım gibi?
O kötü bir anı... Peki o zaman, niçin Malazgirt muharebesini kazandığımız günü (26 Ağustos 1071) milli bayram yapmıyoruz? (Unutmadan söyleyeyim, birinin adı Karlowitz, ötekinin adı Manzikert'ti aslında.)
Bunlar Selçuklu ve Osmanlı olayları... Onları dedelerimiz değil uzaylılar yaşamışlar... Biz cumhuriyeti tanırız.
Öyleyse niçin kara kuvvetlerimizin kuruluş tarihi kimine göre 1363, kimine göre de MÖ 209 olarak kabul ediliyor ve de törenlerle kutlanıyor?
İşimize geldiği zaman Osmanlı oluruz, canımız çektiği zaman Mete Han'dan ineriz, keyfimize göre Ergenekon'dan çıkarız, duruma göre de cumhuriyetten başka kuş tanımayız.
Tamam, tamam, kutlayın da, ikide bir "başka yerden geldiğimizi" hatırlatmayın kefereye! Sarkozy gibileri bu açıkları kolluyorlar.

29/5/2008

Başbakanı kim öptü?

 

Güneri Cıvaoğlu ağabeyimiz, artık eski havası kalmamış olsa da, izlediğimiz bir büyüğümüz...
Emekli memurlara seslenen bir gazetemizde, geçer akça budur diye genellikle "human interest" takılıyor ama ara sıra politika da yapıyor.
Dün, Recep Tayyip Erdoğan'ı kurtaran "hayat öpücüklerini" yazmış.
Bunlardan birini Zülfü Livaneli kondurmuş, öyle diyor... ("Sevgili" sıfatını hiç unutmadan... "Kendisi 'yakiiinimdir'" demek... Saçı sakalı ağarmış adamların birbirlerine "sevgili" diye seslenmeleri de oldum olası tuhafıma gitmiştir.)
İstanbul'da belediye seçimlerini İlhan Kesici'nin kazanacağına kesin gözüyle bakılıyormuş (1994 müydü?), "sevgili" Livaneli aday olunca oylar bölünmüş, aradan Erdoğan sıyrılmış! (Ona sevgili demiyor.)
Hele şükür, ilk kez çatlak bir ses duyduk!
Çünkü on dört yıldır hep tersini dinliyorduk, Livaneli kazanacaktı ama Kesici oyları bölmüştü... (Bunu söyleyen Livaneli'nin kendisiydi elbette.)
İlhan da Zülfü de belediyecilikten çok iyi anlayan adamlar oldukları için, İstanbul'a gerçekten yazık olmuş...
Neyse, artık hiçbir anlamı olmayan eski bir öyküdür bu.
Hayatı boyunca hep yanlış zamanlarda yanlış atlara oynamış "sevgili İlhan'ın" kulağını çınlatıp geçelim. (O da benim arkadaşım, ne olmuş yani?)
İkinci öpücük, Deniz Baykal'dan.
"Tayyip'in" tek ilde ara seçime girerek kazanma olanağı bulmasına ve Gül'ün yerine başbakan olmasına, onların kapalı kapılar ardında baş başa yaptıkları bir görüşmenin ve vardıkları anlaşmanın yol açtığını hatırlatıyor...
(Laubali olan Cıvaoğlu değil, benim... Bu ülkede başbakana Tayyip demek serbesttir ama başsavcıya Abdurrahman demek yasaktır.)
Siz de hatırlayacaksınız, bu "mutabakata" en sert, en ağır eleştiriler de sevgili Livaneli'den gelmişti!.. (Zülfü'yle aramda bir ilişki yok, geleneğe uydum.)
Ben öpersem iyi, sen öpersen kötü...
İmdi... Üçüncü buseyi kim verecek?
Bıçak sırtında yürüyormuş, partisi kapatılınca iyot gibi açıkta kalacakmış, onu bu kez kim kurtaracakmış? (Bunlar Cıvaoğlu'nun kelimeleri değil, ben kendime göre yorumladım.)
Sevgili Cıvaoğlu (tövbe ıstağfirullah) elbette önümüzdeki ayları düşünüyor, "kısa vadeden" söz ediyor.
Bu anlamda, can düşmanı Sabih Kanadoğlu onu kurtardı bile. Bağımsız aday, hatta bağımsız başbakan bile olabileceği yönünde fetva verdi.
Fakat biz konuya "makro" bakalım.
Erdoğan'ı gene bürokrasi kurtaracak.
Yok etmek isterken, iktidara daha güçlü dönmesine ve daha sağlam yerleşmesine yol açacaklar. Bu sene olmasa bile gelecek seçimde...
Eh, hep bürokrasinin politikacıları ve şarkıcıları öpecek değiller ya, bu sefer de zümrenin kendisi öpecek! Organları eliyle... Zaten öpücük de bir organ olan dudakla verilir.
Çünkü bizim "politikayı doğal akışına, beğenmiyorsanız da partiyi doğal yıpranmasına bırakın, kapatmak gibi bir yanlış yapmayın, yerine 'alternatif' yoksa kapatmanın da bir anlamı olmaz" lafımızı dinlemiyorlar.
Zarar yok. Bu memlekette Edu gibi, Deivid gibi, Song gibi "kendi kalesine gol atan" adamlar büyük futbolcu sayılmıyorlar mı? Bürokrasi de kendisi edecek, kendisi bulacak.
1965, 1983, 2002 ve 2007'de farklı bir şey mi olmuştu?

28/5/2008

Orada serbest

 

Patrick Buisson bir kitap yazmış, "1940-1945: Erotik Yıllar", Fransız kamuoyu ayağa kalkmış... Gazete öyle diyor.
Aslında bir dizinin ilk kitabı bu, ikinci cilt de eylül başında çıkacak.
Fransız kamuoyunun da ayağa kalktığı falan yok, konu Fransa'da artık kanıksanmış bir konudur, öyle ayağa kalkmalar falan ancak Türkiye'de olur, basının da gazıyla.
Buisson, Alman işgali altında geçen dört yıllık savaş döneminde Fransız kadınlarının "yediği haltları" anlatıyor...
Bilirsiniz canım, hani şu kurtuluştan sonra (daha doğrusu Amerika tarafından "kurtarılıştan" sonra) saçları kesilen, kafaları kazınan "işbirlikçi" kadınlar...
Biri benim kafamı kazıtsa, iki ay kadar berbere gitme külfetinden kurtardığı için ona teşekkür ederim, üstelik saçım daha da gür çıkar; fakat bir kadına verilebilecek en korkunç cezalardan biridir bu, doğrudan kadınlığına saldırı gibidir.
Buisson, Alman işgali altındaki Paris'te, gerek para, gerek gıda karşılığı, gerekse keyif için Alman askerleriyle yatan kadın sayısının yüz bin kadar olduğunu söylüyor!
Çoğunun kocası esir kampındaydı, hemen hepsi açtı... Fakat Buisson, konuya bayıldığım ve epey araştırdığım halde bugüne kadar hiç aklıma gelmeyen bir boyuta da değinmiş: Geceleri sokağa çıkma yasağının da bu cinsellik fırtınasına katkıda bulunduğunu hatırlatıyor!
Savaştan sonra gözlenen "Berlin sendromunu" da unutmayalım: Yenilmiş olan kendi askerini, yani kendi erkeğini küçümseme, adam yerine koymama, buna karşılık "muzaffer" düşmana karşı duyulan mazoşist hayranlık... Alman kadınlarının kırklı yılların ikinci yarısında hissedeceklerini, Fransız kadınları kırklı yılların ilk yarısında yaşamışlar.
Biz de şimdi tutup da mütareke döneminde İngiliz subaylarıyla yatan "İstanbul sosyetesi hanımlarını" anlatan bir kitap yazsak, evet, ülkemiz gerçekten ayağa kalkar.
Adam Ege ve Marmara köylülerinin "ilk aylarda sergiledikleri gönülsüzlüğü" yazdı da romanından yapılan filmi yaktılar yahu!
Tarihi gerçeklere değinmek, Fransa'da serbest, Türkiye'de tehlikelidir.
Çünkü Fransa, hiç hoşuna gitmese de kendi gerçekleriyle yüzleşir, Türkiye bundan şiddetle kaçınır.
Gerçekleri yazanlara Fransa'da "araştırmacı" diyorlar, Türkiye'de de "deli, manyak, üşütük, bunalımda" ...
Fransa'da halkın önemli bir kısmının işbirlikçi Mareşal Petain'in arkasında olduğu, o hani filmlerde yüceltilen "sırtı meşin ceketli, kafası bereli, ağzı Gauloise sigaralı, eli makineli tüfekli direnişçi" tipinin küçük bir azınlık olarak kaldığı, halkın asıl büyük çoğunluğunun da sessizce bir "bekle gör" tavrına girdiği yıllardır yazılır çizilir...
Fransa'yı da General de Gaulle'ün sıktığı palavralardaki gibi kendi gücü değil, Amerikan, İngiliz ve Kanada kuvvetleri kurtarmışlardır. Bunu söyleyeni vurmuyorlar.
Bunları araştıran tarihçilere "vatan haini" denilmez. Ne Henri Amouroux'nun başı derde girmiştir bu yüzden, ne JeanPierre Azema'nın, ne Olivier Wievorka'nın, ne de Robert Paxton, Ian Ousby, Julian Jackson, Martin Gilbert gibi yabancı tarihçilere arşivler kapatılmıştır, arşivleri açıyoruz ayağından!
Onlar meseleyi gerçekten tarihçilere bırakırlar, biz de bırakıyormuş "gibi yaparız".
Eh, ne de olsa, biri Avrupa Birliği'nin kurucu üyesi, öteki de kapıda bekletilen aday... Bu gidişle, "ebedi" aday..

24/5/2008

Aslında ödleri patlıyor

 

Korkuyorlar. "Söktüremeyeceklerini" görüyorlar, fakat en iyi savunma saldırıdır düşüncesiyle, edepsizleniyorlar.
Örneğin Ergenekon çetesinin bazı üyeleri, "uzun süre içeriden çıkamayacaklarını" anladılar...
Bazı yöneticileri de "ya bana kadar ulaşırlarsa" korkusu içinde...
Bazı medya grupları, umdukları ihalelerin verilmeyeceğini gördüler. Hükümeti devirip güçsüz bir koalisyon kurdurabilirlerse belki bir umut... Türkiye'nin yerinde sayması, hatta geri gitmesi hiç önemli değil...
Batakta olan bazı gazeteler ve gazeteciler de, bir yandan yalan yazmaya hız verip bir yandan "yavuz hırsızı" oynuyorlar...
Zeytinyağı politikası... "Haklı olan değil sesi daha çok çıkan kazanır" umudu...
Bazı yayın grupları da "ya bize de el koyarlarsa" paniği içinde hükümete "yaklaşmaya" çalışıyorlar: Vallahi billahi biz muhalif değil tarafsız takılıyoruz, aslında ne çok icraatınızı övdük ama siz görmediniz, ne olur bize dokunmayın!
Bir darbe onlar için kurtarıcı olabilirdi, fakat o darbe de yapılamayınca, "sonuç alamayan muhtıralarla" yetinmek zorunda kalıyorlar, pantolon uyduramayınca gömlek...
Bu kavga çıkar kavgasıdır, ayrıcalık kavgasıdır, sınıf ve zümre kavgasıdır, laiklik maiklik işin kılıfıdır.
Örneğin, "kapatılan parti daha da güçleniyor" gerçeğini hem görüyorlar, hem de "yok canım, bu sefer öyle olmayabilir" diye içlerini serinletmeye çalışıyorlar...
İşlerine gelen kamuoyu araştırmalarına inanıyorlar, işlerine gelmeyene inanmıyorlar. Huylarıdır.
İktidar partisinin oy oranını yüzde 54'e çıkmış gösteren araştırmaya aldırmıyorlar, "artık ortada bir yüzde 47 falan yok" diyorlar... Haklılar, yüzde 54 varsa yüzde 47 yoktur.
Bakalım yeni bir seçimde gene madara olup "ay ben ne özür dileyecekmişim ayol, hiç de bile dilemem kardeş" aşamasına gene gelecekler mi? Yoksa "gene morardım" itirafının ardından bir süre ortalıktan kaybolmayı mı tercih ederler?
Fakat korkuyorlar, hem de çok.
Kurtarıcı olarak "ekonomik kriz" bekliyorlar ama bir türlü patlamıyor namert!
"Türkiye'yi daha özgürlükçü, daha adil, daha dünyalı bir politikayla yönetecek" bir alternatif istiyorlar.
Elbette bunda da haklılar. Yerden göğe kadar haklılar. Fakat öyle bir alternatifin olmadığını ve görünür bir gelecekte oluşmayacağını da biliyorlar.
Ve baklayı ağızlarından çıkarmak zorunda kalıyorlar: "Bu çıkmazsa, evet, AKP'nin devamı olan hareket tekrar güçlenerek gelir!"
Öyle olacak ama zaman alacak.
"Ara dönemde" mutlu olabilecekler mi? Patronları olur da, meslektaşlar olabilecekler mi?
Her ara dönem 196061 saadetini getirmeyebilir, 198083 cehennemi de var hesapta.
Altı ay ya da bir sene "kazanmanın" ne yararı var?
Maaş nasıl olsa işliyor, muhalif de olsan muvafık da olsan... Bu hırçınlık, bu saldırganlık neden? Patron ihale alırsa sana zam mı yapacak sanıyorsun?
Ya da, bir yandan "aman ne iyi oldu da kapatma davası açıldı" deyip bir yandan da "yönetim yok efendim, kapatma davasına odaklandılar" demek mertlik mi?

23/5/2008

Batıyoruz

 

Aykırı adamım ya, gündemde değilmiş gibi görünen "asıl gündemi" tartışmaya bayılırım. Herkes Mersin'e giderken ben tersine giderim, huyum kurusun.
Şimdi de, herkes şu son Yargıtay-Hükümet çatışmasında Aydın Doğan'ın bazı adamlarının ağızlarından köpükler saçarak "geçirdik, geçirdik" tavrını takınmalarını ibretle izlerken, ben aklımı cumhuriyetin numaralarına taktım.
"Numaracı cumhuriyetçiler" şeklinde hakaret edilen bazı yazarlar var, biliyorsunuz.
Yeni, demokrat ve özgürlükçü bir anayasa istiyorlar. Bürokrasi ve basında onun kuyrukçuluğunu yapanlar da, istemiyorlar.
Ama kendi düzenlerini de bir türlü tutturamıyorlar, "konsolide" edemiyorlar. 1876 yılından beri altı anayasa denediler...
1876 (1908'de değişiklik olmadı, rafa kaldırılmış metin yeniden yürürlüğe kondu), 1921, 1924, 1960, 1971, 1980...
Elbette tarih onlar için 28 Ekim 1923'ü 29 Ekim'e bağlayan gece başladığından, hadi daha öncesini saymayalım... O dönemi bu toplum yaşamadı, uzaylılar yaşadılar diyelim.
Fakat cumhuriyet boyunca da dört kere değiştirmek zorunda kaldılar.
Bürokrasi anayasa yapıyor, halka ya onaylatıyor ya onaylatmıyor, fakat bu anayasa "fazla gitmiyor"...
Kendileri sık sık değiştiriyorlar, fakat "başkası" değiştirelim deyince de (aydınlar ya da halkın temsilcileri) kızıyorlar!
Bu memlekete komünizm lazımsa onu da onlar getirirler, anayasa lazımsa onu da onlar... Halka ya susmak düşer ya da önüne konulanı yemek.
Değiştirme teklifini destekleyene "numaracı" diyorlar, oysa Batı'da, özellikle Fransa'da bu numaralar esas olarak anayasa değişikliğine göre konuyor.
Yazıyı uzatmamak için daha gerilere gitmeyelim, 1946 Anayasası kabul edilince oluyor Dördüncü Cumhuriyet, o kaldırılıp yerine 1958 Anayasası konulunca da oluyor Beşinci Cumhuriyet...
Bu yüzden Fransa'da hiç kimse "istiskale" de hakarete de uğramıyor. Cumhurbaşkanı da bu numarayı kabul ediyor tarihçisi de, kralcısı da komünisti de, askeri de hamalı da.
Bu hesaba göre, biz de şimdi Beşinci Cumhuriyet'i "idrak etmekteyiz".
Hadi 1921 metninde yapılan 1924 değişiklikleri üzerinde fazla durmayalım, fakat o dönemin Türkiyesi'yle 1960 sonrası Türkiye arasında, o Türkiye'yle de 1980 sonrası Türkiye arasında çok derin ve önemli farklar vardır. Yalnız anayasa açısından da değil, her bakımdan.
Bunu kabul etmekten niçin korkuyoruz ve bu konuda ağzını açanın da ağzına etmeye niçin bu kadar hevesliyiz?
Yoksa bürokrasi, kurduğu düzenin "ilelebet payidar kalmayacağından"mı kuşkulanmaktadır?
Payidar bırakmayan, Atatürk'ün kurduğu sistemi ortalama on ile yirmi yılda bir orasından burasından çekiştiren, eğip büken, bozan, değiştiren de kendisi!
Ama tarihimizde ilk kez halkın temsilcileri, bazı aydınlarla da hemfikir olup yeni bir anayasa tasarlamak isteyince de, tu kaka...
Artık üzülmüyorum, gülüyorum demiştim.
E-Muhtıra'ya da, Y-Muhtıra'ya da, Türkiye'nin önünde birkaç aya kadar açılacak olan uçuruma da...
Gülüyorum, salya sümük ağlamamak için. Bürokrasi bir kez daha Türkiye'yi bilmem kaç yıl geri götürmek üzere. İşin en acı tarafı da bunun "ilericilik" kılıfıyla yapılması.
Batıyoruz, farkında mısınız?

22/5/2008

Kıbrıs'ı "vermek"



Gündemde değilmiş gibi görünüyor ama bütün bu kavganın gürültünün bam teli orasıdır: Kuzey Kıbrıs. Türban mürban, işin "folklorik" yanı.
Altı senedir, bürokraside "bu adam Kıbrıs'ı verecek" şeklinde derin bir endişe var.
Fakat vermek için, önce "almış olmak" gerekir.
Biz Kıbrıs'a "adaya barış ve demokrasi falan filan götürmek" için mi çıktık, yoksa orayı düpedüz "aldık" mı?
Görünürde birincisi, gerçekte ikincisi geçerli.
Kıbrıs, merhum Ecevit'in inanılmaz tarihi ve siyasi aymazlığı sonucu, sırtımıza otuz beş senedir yapışmış kalmış bir kamburdur (ahmaklık dememek için aymazlık dedim)... Duracağı yeri de bilememişti, yürüyeceği yeri de, çekileceği yeri de. (Ne zaman neyi bilmişti ki?)
Fakat biz Kıbrıs'a hep "bizim" gözüyle baktık. Kan dökmüştük, ölmüştük, öldürmüştük ve artık bizim olmuştu. Daha doğrusu, "geri gelmişti".
BU BİR OSMANLI REFLEKSİDİR.
Kabul etmek istemesek ve dillendirmeye asla yanaşmasak da, "bilinçaltlarımızda sürmekte olan Osmanlı bozgunu" ilk kez, sona ermese de, duraklamıştı.
1699'DAN BERİ SÜREKLİ TOPRAK VERİYORDUK, İLK KEZ 1974'TE BU TOPRAKLARIN KÜÇÜK DE OLSA BİR KISMINI GERİ ALMAYI BAŞARMIŞTIK!
Tövbe, ilk kez 1939'da Hatay, ikinci kez de bu... Musul ve Kerkük'te söktüremememiş, konuyu fazla dalgalandırmadan üstüne sünger çekmeyi tercih etmiştik... Ama şimdi bir fırsat çıkmıştı...
Meseleyi kendi kendimize bile itiraf edemedik, "soydaşlarımızı kurtarıyoruz" kılıfı uydurduk. İşi de iyice "çözümsüzlüğe" vurduk. Çünkü çözüm istemiyorduk, orası artık bizim olmuştu ve asla kaptırmaya niyetli değildik. Yeterdi gayrı toprak vermek...
Oysa, Misak-ı Milli sınırları içinde Kıbrıs yoktu!
Yani, kendi koyduğumuz ilkelere, işimize geldiği zaman kendimiz mızıkçılık ediyorduk! Buna da "nalıncı keseri" demezler miydi? Güçsüz olduğumuz sürece "yurtta sulh, cihanda sulh", uygun gördüğümüz zaman "yurtta kargaşa, cihana çıkartma"...
1920'de saptadığımız, 1923'te "konsolide" ettiğimiz çizgileri 1939 ve 1974'te gene kendimiz çiğniyorduk açıkçası... Dünya ilkine sessiz kalınca seviniyor, ikincisine karşı çıkınca da bozuluyorduk, kızıyorduk...
Bir de sorun bakalım kendilerine, Kıbrıslı soydaşlarımız kurtarılmış olmayı değil de "alınmış" olmayı nasıl değerlendiriyorlar ve bize karşı ne tür hisler besliyorlar?
Mesele bu kadar basittir. Strateji falan işin salçasıdır: Avrupa Birliği'ne girsek, Yunanistan niçin gelsin de bizi karnımızdan vursun? Bir üyenin, başka bir üyeyi yalnız batıdan değil güneyden de kuşatmasının ne anlamı, ne yararı ya da ne zararı var? Bir TürkYunan savaşı artık hiçbir şekilde mümkün değil. Otuz beş yıl öncesinin hesapları bunlar. (Yanılıyorsam, sormak isterim, Ege Ordusu niçin lağvedilmiştir?)
İşte bu nedenlerle de, Türkiye Kıbrıs'tan asla çekilmez, Avrupa Birliği'ne de asla giremez. İki kere iki dört.
Meselenin çözülmesi için ya bir savaş ve bozgun gerekir -düşünmek bile istemiyorum-, ya da olağanüstü yetkilerle donatılmış, otoritesi hiçbir şekilde tartışılamaz bir devlet yöneticisi.
Tercüme edeyim: Bir yeri ya padişah alır verir ya da Atatürk!
Günümüzde ne herhangi bir politikacı bu mutlak güce ulaşabilir ne de herhangi bir muhayyel darbeci...
İsterseniz birinci şıkka dönelim: Bir savaşa girer de yenilirsek, ya da yıpranırsak, ne Kıbrıs kalır ne Güneydoğu...
Hadi siz de isterseniz Amerika'ya şirin görünmek için onunla birlikte İran'a saldırın, sonra da olacakları görün.

21/5/2008

Lahındayk



Hani şu "içişlerimize karıştığı" için kendisine nefret kusulan Joost Lagendijk var ya... (Adam Hollandalı... "Yost Lahındayk" okuyacaksınız... Van Gogh da aslında "Fan Hoh" okunur!)
Oysa "Avrupa Birliği'ne aday oldum" demek, "içişlerime karışılmasını kabul ediyorum" demek... Bu konuda, açıkça "girmek istemiyoruz" diyen faşistler, "isteriz, ama..." numarası yapan faşistlerden çok daha dürüst davranıyorlar.
Lagendijk ilginç bir laf etmiş geçen gün.
Adam solcu ya (vay canına, hem pis emperyalist hem solcu nasıl oluyor?), demiş ki, "ümidim, AB'yi ve laikliği savunan sol parti"...
Türkiye'yi düze çıkaracak parti olarak böyle bir oluşum istiyor.
Adam gerçek soldan söz ediyor tabii... Türkiye'de böyle bir şey yok.
Türkiye'de sol ikiye ayrılıyor: Sol olduklarını söyleyen düzenbaz bürokrat kuyrukçuları, ve de, sol olduklarını samimi olarak sanan ve farkında olmadan bürokrat kuyrukçuluğu edenler.
Türkiye'de çağdaş demokrasiyi ve özgürlüğü savunan sol parti, bildiğimiz kadarıyla bir tek ÖDP... Onun da mecliste bir tek temsilcisi var: Ufuk Uras... Partiden ayrılıp adaylığını bağımsız olarak koymasaydı, sonra tekrar partisine dönmeseydi, yani bir çeşit "yasal katakulli" yapmasaydı, bu da sağlanamayacaktı.
Yani, "hem AB düzeyini hem de laikliği savunan sol parti" Türkiye'de solda sıfır... Cirmi kadar yer yakıyor...
Ülkemizde "AB'yi ve laikliği savunan liberal parti" olabilirdi, eğer Mesut Yılmaz hata üstüne hata yapıp kendini ve partisini tarihin defterinden silmeseydi...
Fakat toplumda böyle bir "force majeure" yok! Hem Avrupalı hem "la-dinolacak, sonra sağ ya da sol olarak ayrışacak...
Toplumda böyle bir partiyi taşıyacak, iktidara getirecek güçte sınıf yok.
İşçi sınıfı köylülükle lumpenlik arasında sıkışmış kalmış, burjuva sınıfının daha hâlâ bürokrasiden ödü patlıyor.
Yeni oluşmakta olan Anadolu burjuvazisinin de laikliğe ağırlık verdiği söylenemez.
Aydınların (ve Aydın'ın gazetecilerinin!) çoğu bürokrasiye kuyrukçuluk da değil, düpedüz uşaklık ediyorlar.
Bu iş, gene, AKP ya da onun yerine kurulacak gene aynı havada bir partiye kalıyor.
Türkiye'nin dramı budur.
Ama böyle olmasında da şaşılacak bir şey yoktur.
Çünkü Türkiye'nin tarihi de, yapısı da, gerçeği de Batı'ya hiç benzemez.
Öyleyse Avrupa kapılarında ne işi vardır? Bu da ilginç bir sorudur.
Fakat Türkiye'nin Tanzimat'tan bu yana girdiği yaklaşık iki asırlık yolun varacağı doğal nokta da budur: Avrupa kapısı.
Daha da geriye dönmek isteyen ütopyacı "Arapçılar" da, dünyadan kopmak isteyen Kemalistler de bunu bir türlü görmemekte direniyorlar ve birbirlerini yiyorlar.
Türkiye bu sancıyı aşabilecek midir?
Sanmıyorum. İliklerinde mevcut faşizm genleri ağır basacak ve yirmi birinci yüzyılı da ıskalayacaktır.
Ben artık üzülmüyorum, gülüyorum. Üzülmekten yoruldum.

19/5/2008

Sieg heil!



Bugün 19 Mayıs, neşe doluyor insan, falan filan... (Yok yahu, o başka bir bayramın sloganıydı.)
Gazetelerde uzun uzun okursunuz, Samsun'da neler olmuş. Biz elli yıldır okuduğumuz için artık çekici gelmiyor. Çünkü ezberledik.
Gençlik bayramı aynı zamanda spor bayramı olduğundan ("Atatürk'ü anma" adı sonradan, 12 Eylül cuntası döneminde eklendi), spor gösterileri yapılacak.
Bunlar spor gösterisi falan değildirler. Hani liselerarası müsabakalar, turnuvalar falan düzenlense vallahi gideyim seyredeyim...
Bunlar, birtakım "stadyum ayinleridir" . Ünlü Alman ve de Nazi bayan yönetmen Leni Riefensthal'ın kemikleri çınlasın... Otuzlu yıllarda bunlardan film yapardı.
Kızlar çemberler ve şeritlerle, oğlanlar sopalarla birtakım birörnek hareketler yapacaklar. Piramit miramit de kurulacak (çadır tiyatrolarında piramidin en üstündeki kişi göğsünden bayrak da çıkarır)... Yanaşık düzen yürünecek, "hiza-mesafe" alınacak, kapı kanadı gibi dönülecek, uygun adım gidilecek...
Futbol, basketbol, voleybol, koşu, yüzme, boks, güreş, cirit, gülle, disk... Yok!
Bugün, sanırım Küba ve Kuzey Kore dışında, hiçbir ülkede böyle birtakım gösteriler de yok!
Elbette "katılımcı kızların etek boyları" üzerine dangalakça tartışmalar da yok.
Bu tür gösteriler, faşist ve komünist ülkelerde vardı... Yani Mussolini İtalyası, Hitler Almanyası ve Stalin Rusyası... Biz onlardan aldık.
Mussolini bunları tahta tüfekle yaptırırdı, biz sopa kullandık.
İtalyan gençleri bir de "eia, eia, eia" diye bağırırlardı, Latince "yaşasın" gibilerden bir laftır. Alman çocuklarını da "Sieg heil" diye bağırtıyorlardı, "zafere selam" gibilerden bir laf.
Biz o kadar ileri gitmedik, "varlığım Türk varlığına armağan olsun" dedirttik bıraktık. Fakat şu gösterileri de aldık ve bir türlü bırakamadık. Tıpkı, Mussolini'nin "figlio della lupa", yani "dişi kurdun oğlu" örgütünü birebir kopya edip bir de "yavrukurt" örgütü kurduğumuz gibi... Beyin yıkama liseye bırakılmıyor, daha ilkokulda devreye giriyordu.
Nereden mi biliyorum? Tam beş yıl ben de yavrukurtluk yaptım da ondan! (Yanlış olmasın, yoksa üçüncü sınıftan mı başlıyordu?)
Nereden mi biliyorum? Tam kırk bir yıl önce, 19 Mayıs 1967 gösterilerine ben de katıldım da, oradan.
Bunlar, "totaliter" rejimlerin gençlik gösterileridir.
Biz totaliter değil "otoriter" olduğumuz için onları azıcık sulandırdık tabii.
Fakat yıllar geçtikçe tadı kaçtığı, çocuklar cıvıdığı için de sonra tuttuk, daha görkemli, daha göz alıcı, daha bir "robot gibi" olmalarını, emir ve komutayla daha bir düğmeye basılmış gibi davranmalarını sağlamak amacıyla, yabancı uzman getirdik...
Nereden getirdik, biliyor musunuz? Komünist Bulgaristan'dan!
Demokrasiye geçtik, daha doğrusu geçer gibi yaptık ama gençlik ve spor bayramında gençlere gerçekten spor yaptırmaya geçemedik.
Uzun boşlukları doldurmak için "adeta bir çiçek gibi açıldılar" lafını yirmi sekiz kere tekrarlayacak olan TRT spikerini dinlerken, bunları da bir düşününüz.

17/5/2008

Doğu Perinçek korkunç bir yalancı



Kendi militanlarının okuduğu marjinal birtakım parti yayın organlarını izlemediğim için farkında değildim... Sayın Hüseyin Kıvrıkoğlu uyarınca uyandım...
Bu köşede 23 Nisan günü yayınlanan yazımda şöyle bir cümle vardı:
"Hatta bazı söylentilere göre de -Allah herkesi kuru iftiradan saklasın-iki numaralı vatandaş 06 DS, bir numara da 06 HK plakalı araba kullanıyordu" ...
Allah kuru iftiradan ne yazık ki saklamadı, gerek bendeniz gerekse Hüseyin Kıvrıkoğlu uğradık o kuru iftiraya!
Yeni okudum, Aydınlık dergisinin 27 Nisan tarihli sayısında, Doğu Perinçek şöyle demiş:
"(...) Engin Ardıç, 'bir numarayı' da 'HK' rumuzuyla Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu olarak açıklamıştır."
Oha!
Bu nasıl bir kuyruklu yalandır? Bu, okurların ve kamuoyunun gözünün içine baka baka nasıl bir çarpıtma ve iftiradır? Bu ne cürettir?
Sayın Kıvrıkoğlu'nun, dün bu köşede yayınlanan mektubunda gereksiz yere alınganlık gösterdiğini düşünmüştüm, meğerse sinirlenmekte haklıymış!
Fakat tepkisini yanlış adrese yöneltmiş bulunuyor. Benim yazımda adı geçmiş değildir. Kendisini ima etmiş de değilim.
Kaldı ki, her "numaranın" ille de subay olması gerekmez. Hiç kimseyi karalamak istemem, yalnızca birtakım söylentileri dile getirdim geçtim.
Hay elim kırılsaydı da yazmasaydım... Nereden düşünebilirdim bununla karşılaşacağımı?
Bu, Doğu Perinçek'in ahlak dışı bir çarpıtma ve karalama girişimi...
Tekirdağ Cezaevi'nde tutuklu bulunan bir vatandaşın nasıl olup da oraya buraya "makaleler" yazıp yayınlattığını, infaz savcısı düşünsün. Benim işim değil.
Ben bu Doğu Perinçek'in ruh ve kişilik yapısını gerçekten merak etmeye başladım... Kendisi hakkında birtakım söylentiler vardı, taa 1968 yılından beri, üzerinde durmamıştım...
Fakat bu nasıl bir ahlak anlayışı, bu nasıl bir politikacılık anlayışı, nasıl bir "aydınlık" anlayışı, nasıl bir "insanlık" anlayışıdır?
Bu ne biçim bir adamdır? Hangi pis karanlıkların prensidir bu adam?
Kendince "hedef saptırmaya" mı çalışıyor, onu da anlamadım.
Doğu Perinçek'i mahkemeye vereceğim.
Sayın Emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'na da, haddim olmayarak, aynı şeyi tavsiye ederim.
Devletin ve onun elinden kurtulur mu bilmem ama benim elimden kurtulamayacak. Dava kaç sene sürerse sürsün.
Bugüne kadar gülüp geçmiştim, "şövalyelik" etmiştim; bundan sonra bana her hakaret eden de kendini mahkemede bulacak. İster televizyon programı, ister gazete, ister mizah dergisi, ister Internet sitesi olsun. Efendilik ve çelebilik benden buraya kadar.
"Ulusalcı" arkadaşlara da Doğu Perinçek ve Tuncay Özkan gibi önderlerle hayırlı başarılar dilerim.

16/5/2008

Kıvrıkoğlu Paşa'dan mektup



Sayın Emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'ndan bir mektup aldım. Aynen yayınlıyorum:
"Sayın Engin Ardıç, 27 Nisan 2008 tarihi ve 1084 sayılı Aydınlık Dergisi'nin 2. sayfasında Doğu Perinçek imzasıyla yayınlanan başyazının 8. maddesinde, Ergenekon örgütünde "Bir Numara"nın "06 HK" rümuzlu Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu olduğu, 23 Nisan 2008 tarihli Sabah gazetesinde Engin Ardıç imzasıyla yayınlanan makaleye atfen açıklanmıştır.
Sayın Ardıç, Ergenekon örgütünün ismini ve kimlerle ilişkilendirildiğini ben de Türk halkı gibi basından öğrenmiş bulunuyorum.
Siz 23 Nisan 2008 tarihli köşe yazınızda 06 HK rümuzuyla örgütün bir numaralı kişisine işaret etmekte ve bu iddianızı söylentilere dayandırdığınızı belirtmektesiniz. Türk Silahlı Kuvvetleri'nde HK rümuzlu pek çok üst düzey general bulunduğuna göre siz bu iddianızla onların hepsini benim şahsım da dahil şaibe altında tutmaktasınız.
Eğer ismime bu söylentiler içersinde yer veriliyorsa bunu bir iftira olarak kabul ediyor ve nefretle kınıyorum.
Sayın Ardıç, haber değeri olmayan birtakım söylentileri köşenizde yazarak kamuoyunu yanıltmanız hem şaibe altında tuttuğunuz insanlar hem de yazarına zarar vereceği gibi aynı zamanda mensup olduğunuz gazeteye olan güveni de sarsacaktır.
Sayın Ardıç, sizden bazı isteklerim olacak:
1) Bu mektubumun köşenizde aynen yayınlanmasını,
2) Eğer yazınızda yer verdiğiniz HK rümuzuyla şahsımı kastediyorsanız bu iddianızı ispatlamanızı,
3) Bu rümuz ile benim dışımda birini hedefliyorsanız o zaman sizden köşenizde bu rümuzun bir başka şahsa ait olduğunu (isim vermeden) açıklamanızı önemle rica ediyorum.
Açıklama yapmadığınız taktirde bu rümuzun şahsıma ait olduğu ortaya çıkacağından bu durumda da benim için tek çare yargı yolunu kullanmak olacaktır.
İyi dileklerimle... Hüseyin Kıvrıkoğlu, (E) Orgeneral, 23. Genelkurmay Bşk"

Ve açıklamam
Sayın Orgeneralim,
Elime çok geç ulaştığı için ancak şimdi yayınlayabildiğim mektubunuz beni çok üzdü. Adı geçen yayın organını izlemediğim için meseleden haberim de olmadı ve dolayısıyla tekzip de edemedim.
Ben o yazıyı, belirttiğim gibi, tamamen bazı yayın organlarında gözüme ilişen bazı söylentiler üzerine yazmıştım. HK rümuzuyla ne sizi ne de bir başka değerli subayımızı kastetmiş değilim. Kaldı ki, yazımda bu tür rümuzlu kişilerle ilgili olarak hiçbir şekilde "general" ya da "paşa" kelimesi de geçmiş değildir.
HK kimdir? Böyle bir kişi gerçek midir? Varsa, rümuzu bu mudur? Şerefim üzerine yemin ederim ki, bilmiyorum. Bilmem de mümkün değildir.
Ergenekon soruşturmasında şu anda tutuklu bulunan ve yargılanmayı bekleyen şaibeli bir şahsın bu konuda benim yazıma atfen yaptığı ve yapacağı "spekülasyonları" ne kadar ciddiye almak gerekir, onu da takdirlerinize bırakıyorum... Size atılmış olan bir iftira varsa, ilgili şahsın bunun hesabını da mahkemede kendisi vermesi gerekir. Benim yazıma herhangi bir atıfta bulunmaya ve yazımı "kullanmaya" hiçbir şekilde hakkı yoktur!
Sayın Orgeneralim, sizi tenzih eder, amacımın hiçbir kötü niyet taşımadığına lütfen inanmanızı rica ederim.
Derin saygılarımla...

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı
Free Hit Counter
Free Hit Counter Powered by MyPagerank.Net c Msn bot last visit powered by MyPagerank.Net Genel