« Önceki |

28/8/2008

Bu mudur yani? Budur yani.



Geçen gün bir adam, polis ağzıyla söylersek, "bıçaklanmak suretiyle" öldürüldü... Adı önemli değil, Bahattin galiba, ama Ahmet de olabilirdi Mehmet de... Cinayetin nerede işlendiği de önemli değil, olay Bolu'da geçiyor, ama Mersin de olabilirdi Kütahya da...
Yatağında uyurken bıçaklanmış, eşi de evdeymiş... "Banyodaydım, duymadım" şeklinde saçmasapan bir ifade verince polis şüphelendi, kadını sıkıladı, meğerse "dostu postu" varmış, kadın öldürtmüş... Hukuk dilimizde bana hâlâ gülünç gelen deyimle şu ünlü "azmettirme" durumu var yani... İşin erotik boyutu da ihmal edilmedi: Kapıda zorlama izine rastlanmamış, anlaşılan kadın gece vakti çocukları uyuttuktan sonra dostunu eve almış, birlikte banyoya girmişler, falan filan, yaz babam yaz, üret üretebildiğin kadar... Sen ipucunu ver, millet onu kafasında görüntülesin...
Kadın tutuklandı. Adı önemsiz, Serap, ama Ayşe de olabilirdi Fatma da...
Mesele de bundan ibaret. Tipik bir "ikinci sayfa" haberi, basında çokça görülen "kaynanasını kesti, baldızını şeyetti, kayınçosunu doğradı, emmioğlunu vurdu" düzeyinde "adi bir zabıta vakası", o kadar.
Fakat bu "banal" haber hiç de öyle verilmedi!
Bazı gazeteler, "CHP'li meclis üyesinin öldürüldüğünü" yazdılar.
Meclis üyesi ne demek? Okuyanın aklına hemen adamın milletvekili olduğu geldi tabii... Eyvah, Deniz Baykal'ın adamlarından biri gitmiş! Bir koltuk daha azaldık...
Meğerse maktul, "Bolu İl Genel Meclisi" üyesiymiş!
İl genel meclisi nedir, nasıl oluşur, ne iş yapar, ne işe yarar diye sorsam, bırakın sokakta yürüyen vatandaşı, değme gazeteci bile Google'a bakmadan bilemez.
Maktul, CHP'liymiş...
TKP'li olsa ne yazar, TİKKO'lu olsa ne fark eder? Aşk cinayeti bu, daha doğrusu, tam tersine, bir "sevgisizlik" cinayeti.
Partinin fırkanın ne ilgisi var bu konuyla? Ama hayır, ortalık velveleye verilecek. CHP'li meclis üyesi öldürülmüş... Vay canına! Acaba namussuz şeriatçılar mı temizlediler herifi? Vallahi AKP iktidarında bu da olur kardeş... Sakın "Aczmendiler" yapmış olmasınlar? Yok yok, mutlaka Hizbullah'ın işidir ağabey...
Gerçek iki güne kalmadan ortaya çıksa da, okuyucunun bilinçaltında bırakılacak tortu yeter.
İşte, göbeğini kaşıyan ayıların, oyunu AKP'ye veren ampul kafalıların döneminde, arslan gibi CHP'li meclis üyeleri çatır çatır katlediliyor arkadaşlar! Bu günleri de mi görecektik? Ayol bunlar yarın öbür gün cumhuriyet kadınının ırzına da geçerler vallahi kardeş...
İşin daha da matrağı, adamın adı bazı gazetelerde Bahattin, bazılarında Fahrettin olarak geçiyor. Bazı gazetelere göre "gıda maddeleri satan işyeri" varmış, bildiğiniz bakkal yani. Bazılarında adamın ne iş yaptığı bile belirtilmiyor. Fakat becerip de iki satır adi zabıta haberini bile doğru düzgün yazamayan teresler adama CHP'li meclis üyesi dediler ya, bu yeterli... Atatürk düşmanları Atatürkçüler'i öldürüyorlar, sarı saçlım, mavi gözlüm, neredesin? Ordu göreve!
Sevgili okurlar... Bu yapılan gazetecilik değil, soytarılıktır. Yutmayınız.

27/8/2008

Öyle aman aman bir film değildir



Cumhuriyetin onuncu yıldönümü kutlamaları kapsamında Sovyet sinemacılarına çektirilmiş ve belgesel tadı verilmiş bir propaganda filmi vardır: "Türkiye' nin Kalbi Ankara" ...
Altmışlı yıllarda yasaklanmış ve epey gürültü koparmıştı. Sonra serbest bırakıldı, biz Sinematek'te seyrettik, "bu muymuş" dedik.
Şimdi yeniden gündeme geldi. O yılları yaşamamış olan ya da hatırlamayan genç gazeteciler, bunu yeni ve önemli bir konu sandılar.
Bu film, cumhurbaşkanlığının Internet sitesinde yayınlanıyormuş da öyle kıymete bindi... Şu anda bazı gazete siteleri ve haber siteleri de yayınlıyorlar, rahatlıkla ulaşıp izleyebilirsiniz.
Bir dönem yasaklı olduğuna bakıp, içinde müthiş şeyler aramayınız.
Öyle sakıncalı makıncalı bir şey de yoktur içinde, komünizm propagandası falan da... Hiç boşuna heveslenmeyiniz.
Bu film, Türkiye'de o zamanlar hüküm süren ahmaklık ortamında yasaklanmıştı...
Çünkü bir Sovyet filmiydi! Üstelik, filmin jeneriği de -acaba hangi alfabeyi kullanmaları gerekiyordu-Kiril alfabesiyle yazılmıştı! Bu iki özellik, eski Türkiye'de bela çıkarmak için yeterliydi...
Eski Türkiye'de Rusça bilmek, kırmızı gömlek giymek bile başına dert almak için yeterliydi. Bir keresinde, kırmızı ışık altında gitar çalan çocukları apar topar yakalayıp götürmüşlerdi desem, hemen hiçbiriniz inanmazsınız şimdi...
Film serbest bırakılınca Sinematek'te izledik. Çok da bayılmadık. Fakat tuhaf bir durumla karşılaştık, Atilla Dorsay çok iyi hatırlayacaktır: Jenerik ispirtolu kalemle sansür edilmişti, kelimelerin üzerleri çizilmiş, Rus harflerinin görüntüsü bile sakıncalı bulunmuştu!
Bir filmin jeneriğinde ne yazabilirdi yahu, "Rejiser", "Operator", "Kompozitor" gibi Rusça kelimeler alt tarafı!
Bunun dışında, filmde bol bol deve kervanları falan gösteriliyor, sonra da "modern Türkiye", daha doğrusu yalnızca Ankara görüntülerine yer veriliyordu... Ziraat Bankası'nın reklam filmi gibi bir şey yani... Sonra da Moskova manzaraları ve biri totaliter biri otoriter iki ülke arasında benzerlikler!
Elbette fotoğraflar güzeldi, çünkü "Sovyet kamera anlayışı" uyarınca bol bol "kontr-plonje" açılar (aşağıdan yukarıya bakış) ve eğik objektif, yani yamuk çerçeveleme kullanılmıştı. Kalın kolları, nasırlı elleriyle ufuklara doğru güven ve gururla bakan köylüler, izciler... Stalin estetiği yerli yerindeydi! Fakat orak ve çekiç yerine saban ve borazan...
Aslında bu, Sergey Mihayloviç Ayzenştayn'ın ortaya attığı bir estetik anlayışıydı, fakat belgeseli yöneten Sergey Yutkeviç hiç de öyle Ayzenştayn gibi, Donskoy gibi, Pudovkin gibi, Vertov gibi önemli bir sinema adamı değildi... (Daha yenilerden Kalatazov'u, Çukray'ı, hatta Bondarçuk'u, Tarkovski'yi, Mihalkov'u falan da sayacağım ama şimdi teresin biri çıkar "malumatfuruş" der...)
Film, al gülüm ver gülüm havasında İsmet Paşa'ya teşekkürle başlıyor, İsmet Paşa'nın da onlara teşekkür eden bir demeciyle açılıyor, hipodrom kutlamaları ve Atatürk'ün onuncu yıl nutkuyla bitiyordu...
Nitekim bu filmden bazı görüntüler daha sonra Türk sinemacı ve televizyoncuları tarafından bol bol araklanıp kullanılmıştı!... Muhsin Ertuğrul'un "Bir Millet Uyanıyor" filminden arakladıkları görüntüleri belgesel diye soktukları gibi...
Yani, böyle ikinci sınıf bir Kemalist propaganda filminin bile ikinci sınıf Kemalist bürokratlar tarafından yasaklanması tuhaftır.
Galiba, bir zamanlar Sovyetler Birliği'yle dost ve müttefik olduğumuzun hatırlanması istenmemişti!

30/7/2008

Cirmi kadar yer yakar



Bazı gazetelerde, "solun Ergenekon konusunda niçin sessiz kaldığı" ciddi ciddi tartışılıyor. "Eski solcular" olarak nitelenen bazı yaşlı arkadaşlar üzüntülerini dile getirdiler.
Sözü edilen sol, elbette CHP gibi "sahte sol" değil, gerçek sol, yani sosyalistler... Sahte solun bu konuda tutumu belli, onlar ve de onları tutan gazeteler Ergenekon'un "avukatlığına" soyundular (bu deyim ve ayrıca her türlü kem söz liderlerine aittir, bize değil.)
Sosyalistler, ve de çeşit olsun diye de, geçen yüzyıl kalıntısı komünistler... Pembeler ve kızıllar...
"En parlak devrinde bile" oy oranı yüzde üçü bir türlü aşamamış bir siyasi hareket, Ergenekon konusunda tavır takınsa ne olur, takınmasa ne olur? Diye sorulabilir.
Sorulur ve laf biter.
Aslında yazı da burada bitti ama sürdürmemiz gerekiyor. Lafı kesersem, sayfa sekreterinden "çok kısa oldu ağabey, yoksa sen kendini Şinasi Nahit mi sandın" suçlaması gelebilir!
Aklı başında solcular, yanıtı da kendileri buldular: Sol bu konuda tepki vermiyor, meseleyle ilgilenmiyor, çünkü sol aslında Kemalist!
Yani, Cumhuriyet Halk Partisi'nden temelde hiçbir farkı yok, yalnızca onun azıcık pembesi... Onun için İsmet İnönü, Erdal İnönü gibi kişileri de "solun lideri" sanırlar.
İlgilenmiyor, çünkü sol, halkın değil "devletin solu"...
Halkla hiçbir ilgisi yok ve olmadı. Halka en yakın olduğu nokta, 1965 seçimlerinden önce, merhum Mehmet Ali Aybar'ın radyo konuşmalarında hâlâ kulaklarımda çınlayan "ırgatlaaaar, marabalaaaar" seslenişi olmuştu!
Sonra Aybar döndü, "olur mu ya, biz sizi bu kadar bilinçlendirmeye çalışıyoruz, siz gidip gidip oyunuzu zengin partilerine veriyorsunuz" dedi ve niçin asla iktidara gelemeyeceklerini de daha o günden kendisi bulmuş ve açıklamış oldu. (Bu, sözünü ettiğim gazetelerin niçin "az sattıklarını" da açıklar.)
Devletçi solun refleksi elbette zurnanın zırt dediği yer geldiğinde halkı değil bürokrasiyi korumak olacaktır.
"Susurluk'ta gösterdiğiniz duyarlılığı şimdi niçin göstermiyorsunuz?" sorusuna verecek yanıtı da yoktur tabii.
Ikınıp sıkınmamak ve büsbütün rezil olmamak için de "bizi ilgilendirmez" tavrını takınacaktır, netameli meselelerde!
İlgilenseydi, örneğin attıkları zaman mangalda kül bırakmayan işçi sendikaları, 1 Mayıs günleri Taksim Meydanı'nda hır çıkarmak gibi ucuz kahramanlıklarla yetinmez, TÜSİAD toplantısına katılıp o saçmasapan yeni anayasa taslağına karşı tavırlarını koyarlar, Kenan Evren Anayasası'na karşı da yirmi altı yıldır popolarını kaldırıp kendi önerilerini geliştirirlerdi!
Ama ağlamak kolay, çözüm düşünmek zordur.
Yeterli oy toplayamayıp meclise giremeyen Baskın Oran'ı burada saygıyla selamlamak isterim: "Ben solcu olarak darbecileri tasfiye etmek için AKP'yle koalisyon yaparım, önce bundan yararlanırım, ona karşı muhalefetimi sonra yaparım" dedi.
Yeterli oy toplayıp meclise girmek başarısını gösteren Ufuk Uras'ı da saygıyla selamlarım: Meclis soruşturması açılması için imza kampanyasına kalkıştı ve bunu da başardı.
Ama bakınız, solcu geçinen başka bir adam, savcıya bok atmak için ne yazıyor: "Meğer İlhan Abi ihtilalciymiş de haberimiz yokmuş!"
Düzgün bir gazetede, bunu söyleyeni "haber atladığı için" işten kovarlar!
Hem de bugünün değil, kırk yıl öncesinin bayat haberi...

28/7/2008

Münferit sulh



Yakup Cemil'i bileceksiniz, "Enver'i de vuracağım, Talat'ı da" demişti...
Kurşuna dizilen kendisi oldu. Bu konuda uzmandı oysa, beş yıl önce gene Babıali'yi basıp Nazım Paşa'yı vurmuştu. "İkinci Babıali baskını" gerçekleşemedi.
Hakkında "şehir efsaneleri" de oluştu: Gene böyle leş gibi sıcak, 1917 yılının temmuz ayı... Bunu Kağıthane'ye idama götürüyorlar... O güneşin altında, Beyazıt'tan oraya yaya gidiyorlar... Yolda bir karpuz arabasını çevirmiş, "asker evlatlarım susamışlardır" diyerek idam mangasına karpuz ısmarlamış! Böyle de baba adammış merhum.
Meserret Kıraathanesi'nde yüksek sesle atıp tutuyor, yan masalardaki sivil "taharriler" de Tanin Gazetesi okur gibi yapıp harıl harıl not tutuyorlardı hani... Aynı yanlışı Talat Aydemir de yaptı, Ankara Orduevi'nde rakı içerken, onun da sonunu bilirsiniz.
O zamanlar cep telefonu da yoktu, dinleme de! Boşboğazlıktan geliyordu insanın başına işler...
Yakup Cemil, Enver Paşa'yı devirebilseydi, müttefiklerle "münferit sulh", yani tek taraflı barış yapıp dünya savaşından çekilmek niyetindeydi... Kuracağı hükümette Harbiye Nazırı olarak Mustafa Kemal Paşa'yı düşündüğü, onun da buna olumlu ya da olumsuz bir ses çıkarmadığı, gelişmeleri beklediği söylenir... (Aaa! Hani 19 Mayıs 1919 günü Samsun'a uzaydan inmişti yahu?)
Yani Almanya ve onun yardımcısı Avusturya-Macaristan devre dışı bırakılacak, İngiltere ve Fransa'yla anlaşma yolu aranacaktı...
Bunu kalleşlik olarak nitelemeyiniz, çünkü savaşı kazanamayacağımız belli olmuştu. Felakete gidiyorduk, nitekim oraya vardık da.
İşte, gizli örgütçü, darbeci, diktacı, tetikçileri vasıtasıyla (Yakup Cemil Bey, Silahçı Tahsin Bey, Abdülkadir Bey) takır takır adam vuran, özellikle gazeteci temizleyen İttihat ve Terakki, memleketi böyle böyle batırdı.
Günümüzün gizli örgütçü, darbeci, diktacılarına bakıyorum... Takır takır adam vurduranlara... Oraya buraya bomba attıranlara...
Onların başını da tek taraflı barış değil, "saf değiştirme çabası" yemiştir.
NATO'dan çıkmak, Rusya'yla, Çin'le ittifak kurmak gibi çocukça arayışları dillendirmekten çekinmeyenleri çok uyardık.
"Amerika size bunun faturasını çok ağır ödetir" dedik. Dinletemedik.
Onlar tam tersine, bir de "İran'la ittifak arayışlarını" dile getirdiler! Tam karşı cepheye geçmeye kalktılar. "Bir de Atatürkçü geçiniyorsunuz, şeriatçılarla ittifak yapmaya utanmayacak mısınız?" diye sorduk, tınmadılar. Bir zamanlar canciğer kuzu sarması oldukları Amerika ve şimdi de ayrıca Avrupa düşmanlığı gözlerini karartmıştı... Güneydoğuyu ve Kıbrıs'ı ancak böyle tutacaklarını düşünüyorlardı, Rusya ve İran'a yaslanarak...
Oysa Amerika, çizilmiş çerçevenin dışına çıkanı, "kendi kontosuna tutmaya" kalkanı affetmezdi. Yetmişli yıllarda Kıbrıs'ta kendi başına iş yapan Türkiye'yi affetmediği gibi...
İşte, "Türk gladiosunu" da piç gibi ortada bırakıverdi! Artık onunla işi kalmamış, tam tersine, bu örgüt kendisine zararlı olmaya başlamıştı.
Neo-İttihatçılar, "münferit sulh" isteyen Yakup Cemil'in sonunu hiç hatırlamadılar, hayret, oysa aynı tornadan çıkmış, aynı yapıda adamlardı. Yakup Cemil merhum, ağababalarıydı!
Orada "Alman parmağı" var mıydı, bilemeyiz. Fakat şunu iyi biliriz: Suyu geçerken at değiştirmeye kalkanın mutlaka ayakları da ıslanır, paçası da.

11/7/2008

Kafayı yeme özgürlüğü



Eskiden bu deyimin "cinsel içeriği" vardı, yeni kuşaklar "çıldırma" anlamında kullanıyorlar, biz de gençlere uyduk.
Sıcaklar da iyice bastırdı ya, kafayı yiyenler artıyor.
Hemen herkeste bir "dinlenme" histerisi... Telefonum dinleniyor mu?
Dinlendiği "zehabına" kapılanlar arasında berber çırakları, tüpgaz bayileri, araba satıcıları, lokanta garsonları, konfeksiyon tezgâhtarları falan da var. Kendi numaranın başına "2" ekleyip kendini arıyormuşsun, telefon çalıyorsa dinleniyorsun demekmiş...
Kibarlık ediyoruz, "ulan sen kimsin ki seni niçin dinlesinler" sorusunu soramıyoruz.
Bütün bu dinlemedinlenme tantanasının altında "adam yerine konma özlemi" yatıyor.
Dinlendikleri ortaya çıksa rahatsız olmayacaklar, tam tersine, mutluluk duyacaklar.
Tıpkı, bazı zavallıların "beni de içeri alın" diye yalvarmaları gibi... Tutuklansa büyük adam sırasına girecek!
Acaba bir sabaha karşı benim kapım da çalınır mı? Ondan sonra da hemen Ritsos'tan alıntı tabii, kapın çalındığında gelen sütçü çıkarsa o ülkede özgürlük vardır, falan filan...
Sen kimsin ki senin kapını neden çalsınlar hemşerim? Senin kapını demokraside de ancak sütçü çalar, diktada da sütçü! Ya da kapıcı Gaffur... Aydın Doğan'ın gazetelerinden birini getirmiştir...
Olsun, Atatürkçüyüz ya abi... Atatürkçü düşünce sahipleri izleniyorlar, fişleniyorlar, yakalanıyorlar, sorgulanıyorlar, suçlanıyorlar, içeri atılıyorlar ya... Bizim neyimiz eksik?
"Oğlum senin her tarafın Atatürkçü olsa ne yazar?" denemiyor, üzülür.
Ergenekon tutuklamalarını da "inanma-inanmama" meselesine bağladılar.
Bu adamların suçlu olabileceklerine "inanmıyormuş" arkadaş!
Koskoca paşa hiç öyle kaka şeyler yapar mıymış, darbe planı falan? Kenan yaptı, Haydar yaptı, Muhsin yaptı, Memduh yaptı, Cemal yaptı, Celil yaptı, Cevdet bile yaptı diyorsun... "Onlar başka" diyor...
Ergenekon diye bir örgütün varlığına da inanmıyor arkadaş.
Peki kimin başının altından çıkıyor bu işler? Avrupa Birliği yapıyormuş abi, bizi karıştırmak için... Hrant Dink'i de Avrupa öldürmüş. Suçu milliyetçi çocukların üstüne yıkabilmek amacıyla... Papazı da Avrupa vurmuş.
Sonra da, endişeli görünmeye çalışarak ekliyor: "Bu durum savaşa gider vallahi!"
İç savaş çıksa, televizyonda maç seyreder gibi izleyeceğini sanıyor.
Belki de öldürmeyi ve ölmeyi özlüyor, ruhunun alt tabakalarında tortu yapmış "sado-mazo" eğilimler böylece yüze çıkacak ve onu rahatlatacak...
İç savaş çıkarsa belki bunu da çavuş mavuş yaparlar... Köyünde havası artar... Dillendiremese de özlemi buna benzer bir şey...
Eh, bu sıcakta böyle oluyor bu işler. "Bu bir inanç meselesi değildir" diyorsun, idrak edemiyor.
Elbette saçmalama özgürlüğü var. İnanç özgürlüğü de var, düşünce özgürlüğü ve serbest piyasa ekonomisi gibi.
Ben de artık bu kafa yapısına sahip olanlara şöyle diyorum:
Suyun yüz derecede kaynadığına inanmıyor musun? Sok elini, bak ne olacak!

20/6/2008

Neden değiştirmediniz?



Bürokratların hep söyledikleri, temcit pilavı gibi koyup kaldırdıkları şudur: Karşıdevrimciler ezanı Arapça'ya döndürdüler, oysa İnönü onu ne güzel Türkçe okutuyordu...
Hani bir çeşit "Martin Luther'in İncil'i Almanca'ya tercümeetmesi" gibilerden bir reform görmek isterler bu ezan meselesinde...
Oysa kendilerine "müteaddit defalar izah etmeye" çalıştık: Ezanın Arapça, Türkçe, Arnavutça ya da Norveççe okunması arasında pratikte hiçbir fark yoktur, çünkü anlamını ve ne işe yaradığını bilmeyen yoktur. Bir Hıristiyan bile bunu merak etmez. "Tanrı uludur" denildiği zaman onu kolaylıkla anlayacak olduğu varsayılan hiçbir "cahil köylü" de,"Allahüekber" denildiği zaman "ne çığırıyor bu müezzin,acaba beni bir yere mi çağırıyor" diye sormaz! 
Çünkü bu bir kalıptır, bin beş yüz yıldır her gün beş kere tekrarlanan bir ritüel.
Ortalama 70 yıllık insan ömründe aşağı yukarı 130 bin kere duyulacak bir kalıp! 
Dolayısıyla, "ondan başka yoktur tapacak" desen ne değişecektir, "la ilahe ill'Allah" desen ne fark edecektir? Müezzin çıkıp da "there is no god but Allah" dese bu çağdaşlık mı sayılacaktır? Ben şimdi "come to the prayer,come to salvation" yazsam Avrupalı mı olurum, yoksa dinden mi çıkarım? 
Ezanın Türkçe okunması, devrim falan değil, yalnızca bir özenti olmuştur. Halk tarafından da hiç hoş karşılanmamıştır. 
"Halk için halka rağmen" yaklaşımı da fazla yürümemiştir tabii...
Bürokrasi, günün birinde iktidara yeniden el koyduğunda, ezanı yeniden Türkçe okutmayı ciddi olarak düşünmekte midir? 
Sanmıyorum.
Öyleyse bu kavganın anlamı nedir? 
Sanmıyorum, çünkü 1960 yılında elinde bu güç vardı, isteseydi yapardı! 
1980 yılında demedim, çünkü o dönem, ezanı Türkçe okutmak şöyle dursun, tam tersine, Amerikan "yeşil kuşak" politikasının dümen suyunda, komünizme karşı dinciliği kullanmaya hız veren bir dönem olarak tasarlanmıştı.
Bunda başarılı da oldu! Fakat akşam yediği hurmalar, sabah döndü bürokrasiyi tırmaladı! 
Şu anda yürüttüğü mücadele de, hurmaların "tahribatını" temizleme çabası! Evet, bürokrasi isteseydi 1960 ya da 1961 yılında ezanın Türkçe okunmasına geri dönebilirdi.
Milli Birlik Komitesi bunu niçin yapmamıştır?
Demek ki "söktüremeyeceğini" görmüştür. Halkın tepkisinden çekinmiştir. Belki de hiç aklına bile gelmemiştir! Böyle bir konuyu kendi aralarında gündeme getiren bile çıkmamıştır! 
Öyleyse Adnan Menderes'e niçin küfür ediyorlar? 
Şimdi oturmuşlar tartışıyorlar, emekli memur gazetelerinde sözcülüklerini üstlenmiş birtakım fosiller aracılığıyla, yok efendim Mustafa Kaplan böyle istemiş de, Sami Küçük karşı çıkmış da... Yaşı altmışın altında olan hiçbir vatandaşa hiçbir şey söylemeyen abuk anılar...
Elinde güç vardı, niçin yapmadın beyamca? 
Yapamadıysan, elli senedir niçin bağırıp çağırıyorsun? 
1971 yılında Nihat Erim'e niçin yaptırmadın? Hani Atatürkçü reformlar "sür'atle tahakkuk"ettirilecekti o dönemde? 
Yoksa Deniz Baykal ya da Tuncay Özkan mı başaracak bu "devrimi" çıkmaz ayın son çarşambasında? Çok beklersin!
İstersen Doğu Perinçek'i başbakan yap, ezanı Çince okutsun. Fena mı, kurmayı düşündüğün yeni ittifaka da yararlı olur.

19/6/2008

Daha ne işte


Viyana'da anlı şanlı Hotel Imperial'in önüne geldim... Yok, orada kalmıyorum...
Atatürk (Mustafa Kemal Paşa deyince kızıyorlar) Hotel Bristol'da kalır, iki adım ötedeki Imperial'e de çay içmeye gidermiş... (Imperial'de kalan Hitler'dir.) 
Yok efendim, bendeniz "yurt dışında ulu önderindokunmuş olduğu yerleri tavaf edip boyu uzayan" yazar esnafından değilim, başka bir şeye baktım: 
Hotel Imperial'in bir yanında Denizbank, öbür köşesinde Vakıfbank! 
Gazetenin telif ücretini birinden, SSK emekli maaşımı ötekinden aldığıma göre, gel Viyana'ya yerleş anasını satayım, paraları çek, arkaya kıvrılıp Musikverein'dan konser biletini al, Bösendorfer mağazasına girip piyanoları okşa, dön Karlsplatz'da yeşillikler arasında otur soluklan! 
Operanın yan tarafında, Kaerntnerring ile Kaerntnerstrasse'nin kesiştiği noktaya, Bristol'un köşesine de "Sirkecke" derler, yüz yıl önce aristokrasinin piyasa yeriydi...
Şimdi önünde tramvay durağı var, bir de dönerci büfesi: Kıro Kebab! 
"Rahat uyu Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, intikamınalındı" dediğimi hatırlıyorum.
Çünkü "gurbetçilerimizi" sevmeye başladım.
Orta Avrupa'da artık "fast food" deyince akla döner geliyor. Berlin Duvarı yıkıldığında batıya akın eden doğulular dönere ve muza saldırmışlardı, hayatlarında ilk kez görüyorlardı ikisini de...
Eskiden, örneğin Lübeck'te ortaçağ kalıntısı o görkemli şehir kapısının yanında Mimoza Kebap Salonu'nu, on ikinci yüzyıl kokan dar sokaklarda Kardeşler Bakkaliyesi'ni görünce bozulurdum, bizimkiler Almanya'yı bozmuşlardı! Münih'te, Leopoldstrasse kaldırımında tavuk kesiyorlardı! 
Oysa Almanya'yı yavaş yavaş ele geçirmekteyiz.
İşte arkadaş yazıyor: Alman lokantalarının yerini Türk lokantaları almış, İtalyan lokantaları da Türkler'in elinde... Berlin'deki en fiyakalı İtalyan lokantasının sahibi Adnan!.. Sokaklarda sarmısak kokuları...
Meclislerinde mebuslarımız var, ve de Lale Akgün Hanım da Köln Belediye Başkanı olmak üzere! 
Nereden nereye, Yüksel Özkasap'ın kırk beşlik plaklarda "Nereden Düştü Yolum Şu Kölün'e"türküsünü söylediği günlerden bugüne...
Ne Türk ne Alman, ama hem Türk hem Alman insanlar oluştu, üçüncü kuşak sinema sektöründe de harikalar yaratmaya başladı. Kayserili köylü kızı "1980 yılında Türkiye'de darbe mi oldu?"diye soruyor (çünkü darbeden üç ay önce doğmuş) ama ödülleri de şakır şakır topluyor.
Türk, savaşla kovulduğu yerlere barışta "başka türlü" yerleşiyor.
Keşke bu "diaspora" daha önce ve daha kalabalık başlasaydı...
Amerika'da birkaç milyon Türk bulunsaydı da güçlü bir "lobimiz" olsaydı, üçkâğıtçılara para dökmek zorunda kalmasaydık.
Niçin New York'ta, Chicago'da "Türk mahalleleri" yok? Bir İtalyan'ın Amerika'ya gittiği zaman duyduğu rahatlığı duymak isterdim.
Abdülhamit, Suriye ve Lübnan'dan izin verdiği Arap göçüne bizimkileri de katsaydı da, Latin Amerika'da "Turco" diye anılanlar gerçekten Türk olsalardı, Shakira namıyla maruf koca kalçalı Şakire bizden olsaydı yani... (Fakat o ne göbektir be kardeşim?) 
Canım, bütün o İbrahim Fernandez, Hüseyin Rodriguez, Selahattin Ramirez gibi isimleri duyduğunuzda tatlı bir gülümseme kaplamıyor mu yüzünüzü? 
Şimdilik Colin Kâzım'la, Ersen Martin'le, Asuman Krause'yle falan idare edelim, arkası gelecek.
Meksika'da, Yucatan yarımadasında, Maya tapınakları arasında bir de Adapazarı Islama Köftecisi olduğunu biliyor muydunuz? 2012 yılında uzaylılar oralara geri gelirlerse şaşkınlıktan uzay başlıkları düşecek!

16/6/2008

Subay nerede?

Ne kadar isterdim şu Kıbrıs konusunu bir kurmay subayla tartışmayı... Yanlışım varsa beni uyarsın, bilemediğim jeostrateji ayrıntılarını öğretsin... Ben de ona Avrupa Birliği'ne girmemizin niçin asla mümkün olamayacağını anlatayım, içi rahatlasın...
Niçin bir kurmay albayla arkadaş olup iki kadeh rakı içemeyeyim yahu? Hemingway'in en kral arkadaşı bir Amerikan generaliydi...
Fakat bu mümkün değildir. Onu nerede bulacağım? 
Bir kere, "bu sivil kim oluyor da benimle ahbaplık edecek" yaklaşımı yüzünden mümkün değil.
Üstelik de ben dört ay kısa dönem erlik yapmışım... Üniversitenin feriştahını bitirsen, rütben kadar konuş... 
İkincisi de, subaya istesen de ulaşamıyorsun. Çocukluk arkadaşım falan değilse, onu nerede nasıl tanıyacağım? Gittiğim hiçbir yerde hiçbir üniformalı göremiyorum ki yaklaşıp da elini sıkayım... Her şeyden önce, "memur maaşlarının düzeyi" açısından bu mümkün olamıyor.
Subaylarımız, ayrı yaşıyorlar. 
Aynı apartmanda onlarla ancak emekli olduklarında karşılaşabiliyoruz, komşuluk etmek için bile çok geç bu... Lojmanları ayrı, alışveriş merkezleri ayrı, eğlence yerleri ayrı, tatil beldeleri ayrı... Bir orduevine gidip de oturamam, birinci dereceden subay akrabam yoksa, "kartım" yoksa beni sokmazlar, eşimin başı istediği kadar açık olsun... Rahmetli amcam emekli albaydı (1937 levazım sınıfından Tırtıl Enver, Kenan Paşa belki hatırlayacaktır), ama o da orduevi sevmezdi, bizi pek götürmezdi... Subayın eşi de bizim hanımın gittiği kuaföre gelmez ki bu dolaylı yoldan dostluklar kuralım...
Subaylarımızın hepsi halk çocuklarıdır, bizde Fransız ordusunda olduğu gibi "aristokrat subay" bulunmaz.
Fakat halktan özellikle uzak tutulmuşlardır.
Bunda mutlaka bir zamanlar halkla "fazla mıç mıç" olmuş olmalarının payı vardır. 1917 yılında Meserret Kıraathanesi'ne gitseydiniz, kahve içenlerin, bilardo oynayanların yarısının subay olduğunu görecektiniz. Diğer yarısı da İttihatçı politikacı! Beyoğlu'na çıksaydınız, Garden Bar'da, Maxim Bar'da birçok üniformalı bulacaktınız, yarısı da Alman ha...
Onlar imparatorluk subaylarıydı, "kozmopolit" bir toplumda yaşıyorlardı, başkent de İstanbul'du tabii...
Cumhuriyet subaylarının ortalıkta fazla dolaşmaları istenmedi.
Türkiye nasıl dünyaya kapandıysa, Türk ordusu da kendi içine kapandı. Bu da bir "otarşi" politikasıydı.
Bu, orduyu politikadan uzak tuttu, sivillerle yüzgöz olmaktan korudu ama bizi de subaylarımızdan kopardı...
Diyalog kurulamıyor, arkadaşlık edilemiyor, meseleler tartışılamıyor. Dolayısıyla hem biz onları yanlış anlıyoruz, hem de onlar bizi... Gerçi konferanslar vermeye falan birilerini çağırıyorlar ama "akredite" olman şart, bunun için de bir kere "ağır oturup kendine molla dedirten" gazeteci takımından olman gerekiyor... Gırgır şamata bir adam olmayacaksın, makbul sayılmıyor... Hele böyle liberal, demokrat falan geçiniyorsan, "potansiyel vatan haini" de çıkabilirsin ha! 
Refik Halit anılarında anlatır... Sanırım 1909/1910 kışıdır... Beyoğlu'nda, bizim Emek Sineması olarak bildiğimiz yer, ünlü Skating Palace... Tekerlekli paten salonu... İstanbul'un belki de en fiyakalı lokali... Refik Halit de buranın müdavimi...
Bir seferinde birtakım kızlara asılacak olmuş, fakat kızlar sarışın, mavi gözlü, genç ve çok yakışıklı bir "zabitin" kolunda çıkmış gitmişler...
Refik Halit çevresine sormuş, kim bu çocuk? 
"Mustafa Kemal Bey," demişler, "yamandır... İleride adını çok duyacaksın!" 
Aah ah, keşke gençliğimde benim de karşıma bir Mustafa Kemal çıksaydı, iki laf etseydim de, kızları o götürseydi, zarar yoktu!..

14/6/2008

Adam kendisi söylüyor

İşte adam kendi ağzıyla söylüyor: "Türk askeri 1974'te müdahaleyi yaptıktan sonra bir anlaşma yaparak geri çekilseydi, Kıbrıs sorunu çözülmüş olurdu!" ...
Adam dediğim, KKTC Cumhurbaşkanı... Mehmet Ali Talat yani...
Oraya "sömürgemiz" gözüyle bakıyoruz ya, ben de laubali olma hakkını gördüm kendimde. "Ekselansları" falan ayağı koşmadım.
Yani, Lefkoşa valisi gibi bir şey ha! 
Fakat gördünüz, bunlar bizi istemiyorlar.
Oraya sömürge gözüyle baktığımız için, bütün bütüne haksız da sayılmazlar. 
Ben de aynı şeyi söyledim, yemediğim küfür kalmadı: Durduğumuz yerde durmayacak, ilerlediğimiz zaman da ilerlemeyecektik, "işi bağlayıp" vakitlice geri dönecektik.
Ancak ne "Sayın Ecevit" te vardı bu feraset, ne de bürokraside...
Biz bunu söyleyince de çoluk çocuk "Ecevit'in aziz hatırasına saygısızlık ettik" falan diye bize veryansın ediyor! 
Çözümsüzlüğe oynadık, yaptığımız "fütuhatı" dünyaya kabul ettirmek istedik (bu bir devekuşu politikasıydı), bu fikri hiç kimseye satamadık, iyi kötü otuz dört yıl böyle idare ettik meseleyi...
Bizim Osmanlı kökenli "aldık" refleksimiz, yabancıların gene Osmanlı korkusuna dayanan "geliyorlar" refleksiyle örtüştü ya da çakıştı, artık hangisini derseniz...
Lakin, Rumlar'ın da çözümsüzlüğe oynadıklarını unutmayalım, yalnız kendi yöneticilerimizi suçlamayalım.
Ama artık onlar da söktüremeyeceklerini, bizi kovamayacaklarını, hele hele eskiye hiç dönemeyeceklerini anladılar.
Şimdi, Denktaş, Klerides, Papadopulos gibi "şahinlerin" ortalıktan çekilmesinden sonra Talat ile Hristofyas gibi "güvercinlerin" vardıkları nokta şu: İki bölgeli Kıbrıs Birleşik Federal Cumhuriyeti! 
En güzel çözüm. Aslında iki taraf da keçi gibi inatlaşmasaydı, 1974 yılında da en güzel çözüm buydu.
Böylece "Güney Kıbrıs'ı tanımak ya da tanımamak" ikileminden de kurtulmuş oluruz, önemli bir dönemeç dönülür, rahatlarız! 
İstediğimiz bu değil miydi? Soydaşlarımızın güvenceye kavuşmaları, falan? Hayır, değildi! Gizli isteğimiz, oraya girmişken bir daha asla çıkmamaktı! 
Fakat alem kör, herkes sersem olmadığı için bu niyet kabak gibi sırıttı! Yutturamadık.
Şimdi Ankara "derinleri" gerçek çözüme izin verecekler midir? Hiç sanmıyorum.
Annan Planı'na sıcak bakınca bile hemen bazı akıllara Sarıkız, Karakız, Ayışığı, Günışığı falan geliveriyor bu ülkede...
Çözüme ulaşmak isteyen hemen "veriyor, satıyor" suçlamasıyla sanal ipe çekiliyor.
AKP'yi kapatmak da, Kıbrıs'ta çözümü gene ortadan kaldırmakla, "şu Talat Efendi'ye de haddini bildirmekle" eşanlamlı olacak. Adam kendini gerçekten bağımsız bir ülkenin cumhurbaşkanı falan sanmaya başladı(!)... Sınırlı Sorumlu Yapı Kooperatifi gibi, sınırlı yetkili göstermelik lider olduğunu unuttu(!)...
Bir taşla bakınız kaç kuş vurulacak: Hem çözümsüzlük sürdürülecek, hem Avrupa Birliği kapısı sıkıca kapatılacak! 
Bürokrasi pek mutlu olacak. 
Öyle ya, amaç kuş vurmak olduktan sonra... Kuşu rahat bırakalım da şakısın diyen yok!

13/6/2008

Muasır

Hani "muasır medeniyet seviyesi" var ya, işte o...
"Çağdaş uygarlık düzeyi" demek, hepsi bu.
(Basında bu kelimeyi "muassır" şeklinde yazan cahil arkadaşlarımız da vardır. Üstelik de yaşını başını almış adamlardır bunlar.)
Atatürkçülük bu demektir, başka bir şey de değil.
Bu kavram son derece değişken bir kavramdır. Dün muasır olan bugün değildir, yarın da olmayacaktır.
Değişken olduğu, donuk olmadığı için de modası geçmez, eskimez, otuzlu yılların liderleri yokolur giderler, Atatürk ölmez!
Üstelik Atatürk "hayatta en hakiki mürşit ilimdir" demiştir ama, "başka mürşit yoktur" da dememiştir ha!.. "Daha az hakiki" olan başka mürşitler de bulunabilir...
Atatürkçülük'te demokrasi yoktu, çünkü otuzlu yıllarda "moda" yelleri totaliter rejimlerden yana esmekteydi.
Dolayısıyla, bugün de aynı rüzgârı estirmeye çalışan "Kemalistler" çağdaş değildirler.
Daha da açık konuşalım: Atatürk, Kemalist değildi!
Kemalizm, Atatürk'ü kendi amaçları doğrultusunda "kullanmak" isteyen faşist bürokratların uydurduğu bir ideolojidir.
Atatürkçülük, bir ideoloji değildir, bir dünya görüşüdür.
Laiklik de, kendi başına bize hoş göründüğü için değil, çağdaş yaşama tarzının, çağdaş uygarlık düzeyinin vazgeçilmez bir unsuru olduğu için gereklidir.
Devlet kapitalizmi, otuzlu yıllarda çağdaş gibi görünüyordu, bugün değildir.
Şapka giymek, o dönemde modaydı, bugün değil.
Bugün şapkayla gezene Atatürkçü demezler, "tapon" derler yani...
Muasır medeniyet uyarınca o zamanlar vals ve tango yapılırdı, bugün yapana yalnızca "nostaljik" deniyor.
"Atatürk'ün giyindiği gibi giyinmeye çalışana" da düpedüz ahmak derler. Diyelim baklavalı kazak buldunuz, gidip bir de golf pantolon mu diktireceksiniz? Atatürk 1936 model arabayla gezerdi, arayın bulun da "rektifiye" ettirip binin bakalım!
O dönemde Medeni Kanun gösteriyordu çağdaşlık düzeyini, tek eşlilik, miras paylaşımında eşitlik, falan filan.
Bugün, örneğin "eşcinsel evliliklerine izin vermek" çağdaşlık! Avrupa bu düzeyde.
Nasıl, bu sizi irkiltti mi? Demek ki Atatürkçü değilsiniz.
Siz olsanız olsanız "İsmetçi" olursunuz.
O da Atatürk'ün başbakanıydı, Fethi Okyar ve Celal Bayar da... O da Atatürk'ün silah arkadaşıydı, Fevzi Çakmak da... Üstelik birincisi yalnızca orgeneral, ikincisi mareşaldi, mareşal!
Sizin Atatürk'ünüz hangisi?
Ölümünün üzerinden daha bir yıl geçmeden ve de utanmadan paralardan resimlerini kaldıranların Atatürk'ü mü yoksa? Benimki o değil.
Bana da utanmadan "Atatürk düşmanı" diyen dangalaklar, azıcık anladınız mı?

Free Hit Counter
Free Hit Counter Powered by MyPagerank.Net c Msn bot last visit powered by MyPagerank.Net Genel