« Önceki | Sonraki »

19/6/2008

Daha ne işte


Viyana'da anlı şanlı Hotel Imperial'in önüne geldim... Yok, orada kalmıyorum...
Atatürk (Mustafa Kemal Paşa deyince kızıyorlar) Hotel Bristol'da kalır, iki adım ötedeki Imperial'e de çay içmeye gidermiş... (Imperial'de kalan Hitler'dir.) 
Yok efendim, bendeniz "yurt dışında ulu önderindokunmuş olduğu yerleri tavaf edip boyu uzayan" yazar esnafından değilim, başka bir şeye baktım: 
Hotel Imperial'in bir yanında Denizbank, öbür köşesinde Vakıfbank! 
Gazetenin telif ücretini birinden, SSK emekli maaşımı ötekinden aldığıma göre, gel Viyana'ya yerleş anasını satayım, paraları çek, arkaya kıvrılıp Musikverein'dan konser biletini al, Bösendorfer mağazasına girip piyanoları okşa, dön Karlsplatz'da yeşillikler arasında otur soluklan! 
Operanın yan tarafında, Kaerntnerring ile Kaerntnerstrasse'nin kesiştiği noktaya, Bristol'un köşesine de "Sirkecke" derler, yüz yıl önce aristokrasinin piyasa yeriydi...
Şimdi önünde tramvay durağı var, bir de dönerci büfesi: Kıro Kebab! 
"Rahat uyu Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, intikamınalındı" dediğimi hatırlıyorum.
Çünkü "gurbetçilerimizi" sevmeye başladım.
Orta Avrupa'da artık "fast food" deyince akla döner geliyor. Berlin Duvarı yıkıldığında batıya akın eden doğulular dönere ve muza saldırmışlardı, hayatlarında ilk kez görüyorlardı ikisini de...
Eskiden, örneğin Lübeck'te ortaçağ kalıntısı o görkemli şehir kapısının yanında Mimoza Kebap Salonu'nu, on ikinci yüzyıl kokan dar sokaklarda Kardeşler Bakkaliyesi'ni görünce bozulurdum, bizimkiler Almanya'yı bozmuşlardı! Münih'te, Leopoldstrasse kaldırımında tavuk kesiyorlardı! 
Oysa Almanya'yı yavaş yavaş ele geçirmekteyiz.
İşte arkadaş yazıyor: Alman lokantalarının yerini Türk lokantaları almış, İtalyan lokantaları da Türkler'in elinde... Berlin'deki en fiyakalı İtalyan lokantasının sahibi Adnan!.. Sokaklarda sarmısak kokuları...
Meclislerinde mebuslarımız var, ve de Lale Akgün Hanım da Köln Belediye Başkanı olmak üzere! 
Nereden nereye, Yüksel Özkasap'ın kırk beşlik plaklarda "Nereden Düştü Yolum Şu Kölün'e"türküsünü söylediği günlerden bugüne...
Ne Türk ne Alman, ama hem Türk hem Alman insanlar oluştu, üçüncü kuşak sinema sektöründe de harikalar yaratmaya başladı. Kayserili köylü kızı "1980 yılında Türkiye'de darbe mi oldu?"diye soruyor (çünkü darbeden üç ay önce doğmuş) ama ödülleri de şakır şakır topluyor.
Türk, savaşla kovulduğu yerlere barışta "başka türlü" yerleşiyor.
Keşke bu "diaspora" daha önce ve daha kalabalık başlasaydı...
Amerika'da birkaç milyon Türk bulunsaydı da güçlü bir "lobimiz" olsaydı, üçkâğıtçılara para dökmek zorunda kalmasaydık.
Niçin New York'ta, Chicago'da "Türk mahalleleri" yok? Bir İtalyan'ın Amerika'ya gittiği zaman duyduğu rahatlığı duymak isterdim.
Abdülhamit, Suriye ve Lübnan'dan izin verdiği Arap göçüne bizimkileri de katsaydı da, Latin Amerika'da "Turco" diye anılanlar gerçekten Türk olsalardı, Shakira namıyla maruf koca kalçalı Şakire bizden olsaydı yani... (Fakat o ne göbektir be kardeşim?) 
Canım, bütün o İbrahim Fernandez, Hüseyin Rodriguez, Selahattin Ramirez gibi isimleri duyduğunuzda tatlı bir gülümseme kaplamıyor mu yüzünüzü? 
Şimdilik Colin Kâzım'la, Ersen Martin'le, Asuman Krause'yle falan idare edelim, arkası gelecek.
Meksika'da, Yucatan yarımadasında, Maya tapınakları arasında bir de Adapazarı Islama Köftecisi olduğunu biliyor muydunuz? 2012 yılında uzaylılar oralara geri gelirlerse şaşkınlıktan uzay başlıkları düşecek!

16/6/2008

Subay nerede?

Ne kadar isterdim şu Kıbrıs konusunu bir kurmay subayla tartışmayı... Yanlışım varsa beni uyarsın, bilemediğim jeostrateji ayrıntılarını öğretsin... Ben de ona Avrupa Birliği'ne girmemizin niçin asla mümkün olamayacağını anlatayım, içi rahatlasın...
Niçin bir kurmay albayla arkadaş olup iki kadeh rakı içemeyeyim yahu? Hemingway'in en kral arkadaşı bir Amerikan generaliydi...
Fakat bu mümkün değildir. Onu nerede bulacağım? 
Bir kere, "bu sivil kim oluyor da benimle ahbaplık edecek" yaklaşımı yüzünden mümkün değil.
Üstelik de ben dört ay kısa dönem erlik yapmışım... Üniversitenin feriştahını bitirsen, rütben kadar konuş... 
İkincisi de, subaya istesen de ulaşamıyorsun. Çocukluk arkadaşım falan değilse, onu nerede nasıl tanıyacağım? Gittiğim hiçbir yerde hiçbir üniformalı göremiyorum ki yaklaşıp da elini sıkayım... Her şeyden önce, "memur maaşlarının düzeyi" açısından bu mümkün olamıyor.
Subaylarımız, ayrı yaşıyorlar. 
Aynı apartmanda onlarla ancak emekli olduklarında karşılaşabiliyoruz, komşuluk etmek için bile çok geç bu... Lojmanları ayrı, alışveriş merkezleri ayrı, eğlence yerleri ayrı, tatil beldeleri ayrı... Bir orduevine gidip de oturamam, birinci dereceden subay akrabam yoksa, "kartım" yoksa beni sokmazlar, eşimin başı istediği kadar açık olsun... Rahmetli amcam emekli albaydı (1937 levazım sınıfından Tırtıl Enver, Kenan Paşa belki hatırlayacaktır), ama o da orduevi sevmezdi, bizi pek götürmezdi... Subayın eşi de bizim hanımın gittiği kuaföre gelmez ki bu dolaylı yoldan dostluklar kuralım...
Subaylarımızın hepsi halk çocuklarıdır, bizde Fransız ordusunda olduğu gibi "aristokrat subay" bulunmaz.
Fakat halktan özellikle uzak tutulmuşlardır.
Bunda mutlaka bir zamanlar halkla "fazla mıç mıç" olmuş olmalarının payı vardır. 1917 yılında Meserret Kıraathanesi'ne gitseydiniz, kahve içenlerin, bilardo oynayanların yarısının subay olduğunu görecektiniz. Diğer yarısı da İttihatçı politikacı! Beyoğlu'na çıksaydınız, Garden Bar'da, Maxim Bar'da birçok üniformalı bulacaktınız, yarısı da Alman ha...
Onlar imparatorluk subaylarıydı, "kozmopolit" bir toplumda yaşıyorlardı, başkent de İstanbul'du tabii...
Cumhuriyet subaylarının ortalıkta fazla dolaşmaları istenmedi.
Türkiye nasıl dünyaya kapandıysa, Türk ordusu da kendi içine kapandı. Bu da bir "otarşi" politikasıydı.
Bu, orduyu politikadan uzak tuttu, sivillerle yüzgöz olmaktan korudu ama bizi de subaylarımızdan kopardı...
Diyalog kurulamıyor, arkadaşlık edilemiyor, meseleler tartışılamıyor. Dolayısıyla hem biz onları yanlış anlıyoruz, hem de onlar bizi... Gerçi konferanslar vermeye falan birilerini çağırıyorlar ama "akredite" olman şart, bunun için de bir kere "ağır oturup kendine molla dedirten" gazeteci takımından olman gerekiyor... Gırgır şamata bir adam olmayacaksın, makbul sayılmıyor... Hele böyle liberal, demokrat falan geçiniyorsan, "potansiyel vatan haini" de çıkabilirsin ha! 
Refik Halit anılarında anlatır... Sanırım 1909/1910 kışıdır... Beyoğlu'nda, bizim Emek Sineması olarak bildiğimiz yer, ünlü Skating Palace... Tekerlekli paten salonu... İstanbul'un belki de en fiyakalı lokali... Refik Halit de buranın müdavimi...
Bir seferinde birtakım kızlara asılacak olmuş, fakat kızlar sarışın, mavi gözlü, genç ve çok yakışıklı bir "zabitin" kolunda çıkmış gitmişler...
Refik Halit çevresine sormuş, kim bu çocuk? 
"Mustafa Kemal Bey," demişler, "yamandır... İleride adını çok duyacaksın!" 
Aah ah, keşke gençliğimde benim de karşıma bir Mustafa Kemal çıksaydı, iki laf etseydim de, kızları o götürseydi, zarar yoktu!..

16/6/2008

İşte zafer gecesinin golleri

14/6/2008

Holland - France 4-1 Fifth Goal Euro 2008

Holland - France 4-1 Fifth Goal Euro 2008

14/6/2008

Holland - France 4-1 Fourth Goal Euro 2008



  Holland - France 4-1 Fourth Goal Euro 2008 - video powered by Metacafe

14/6/2008

Holland - France 4-1 Third Goal Euro 2008



  Holland - France 4-1 Third Goal Euro 2008 - video powered by Metacafe

14/6/2008

Holland - France 4-1 Second Goal Euro 2008



  Holland - France 4-1 Second Goal Euro 2008 - video powered by Metacafe

14/6/2008

Holland - France 4-1 First Goal Euro 2008



  Holland - France 4-1 First Goal Euro 2008 - video powered by Metacafe

14/6/2008

Adam kendisi söylüyor

İşte adam kendi ağzıyla söylüyor: "Türk askeri 1974'te müdahaleyi yaptıktan sonra bir anlaşma yaparak geri çekilseydi, Kıbrıs sorunu çözülmüş olurdu!" ...
Adam dediğim, KKTC Cumhurbaşkanı... Mehmet Ali Talat yani...
Oraya "sömürgemiz" gözüyle bakıyoruz ya, ben de laubali olma hakkını gördüm kendimde. "Ekselansları" falan ayağı koşmadım.
Yani, Lefkoşa valisi gibi bir şey ha! 
Fakat gördünüz, bunlar bizi istemiyorlar.
Oraya sömürge gözüyle baktığımız için, bütün bütüne haksız da sayılmazlar. 
Ben de aynı şeyi söyledim, yemediğim küfür kalmadı: Durduğumuz yerde durmayacak, ilerlediğimiz zaman da ilerlemeyecektik, "işi bağlayıp" vakitlice geri dönecektik.
Ancak ne "Sayın Ecevit" te vardı bu feraset, ne de bürokraside...
Biz bunu söyleyince de çoluk çocuk "Ecevit'in aziz hatırasına saygısızlık ettik" falan diye bize veryansın ediyor! 
Çözümsüzlüğe oynadık, yaptığımız "fütuhatı" dünyaya kabul ettirmek istedik (bu bir devekuşu politikasıydı), bu fikri hiç kimseye satamadık, iyi kötü otuz dört yıl böyle idare ettik meseleyi...
Bizim Osmanlı kökenli "aldık" refleksimiz, yabancıların gene Osmanlı korkusuna dayanan "geliyorlar" refleksiyle örtüştü ya da çakıştı, artık hangisini derseniz...
Lakin, Rumlar'ın da çözümsüzlüğe oynadıklarını unutmayalım, yalnız kendi yöneticilerimizi suçlamayalım.
Ama artık onlar da söktüremeyeceklerini, bizi kovamayacaklarını, hele hele eskiye hiç dönemeyeceklerini anladılar.
Şimdi, Denktaş, Klerides, Papadopulos gibi "şahinlerin" ortalıktan çekilmesinden sonra Talat ile Hristofyas gibi "güvercinlerin" vardıkları nokta şu: İki bölgeli Kıbrıs Birleşik Federal Cumhuriyeti! 
En güzel çözüm. Aslında iki taraf da keçi gibi inatlaşmasaydı, 1974 yılında da en güzel çözüm buydu.
Böylece "Güney Kıbrıs'ı tanımak ya da tanımamak" ikileminden de kurtulmuş oluruz, önemli bir dönemeç dönülür, rahatlarız! 
İstediğimiz bu değil miydi? Soydaşlarımızın güvenceye kavuşmaları, falan? Hayır, değildi! Gizli isteğimiz, oraya girmişken bir daha asla çıkmamaktı! 
Fakat alem kör, herkes sersem olmadığı için bu niyet kabak gibi sırıttı! Yutturamadık.
Şimdi Ankara "derinleri" gerçek çözüme izin verecekler midir? Hiç sanmıyorum.
Annan Planı'na sıcak bakınca bile hemen bazı akıllara Sarıkız, Karakız, Ayışığı, Günışığı falan geliveriyor bu ülkede...
Çözüme ulaşmak isteyen hemen "veriyor, satıyor" suçlamasıyla sanal ipe çekiliyor.
AKP'yi kapatmak da, Kıbrıs'ta çözümü gene ortadan kaldırmakla, "şu Talat Efendi'ye de haddini bildirmekle" eşanlamlı olacak. Adam kendini gerçekten bağımsız bir ülkenin cumhurbaşkanı falan sanmaya başladı(!)... Sınırlı Sorumlu Yapı Kooperatifi gibi, sınırlı yetkili göstermelik lider olduğunu unuttu(!)...
Bir taşla bakınız kaç kuş vurulacak: Hem çözümsüzlük sürdürülecek, hem Avrupa Birliği kapısı sıkıca kapatılacak! 
Bürokrasi pek mutlu olacak. 
Öyle ya, amaç kuş vurmak olduktan sonra... Kuşu rahat bırakalım da şakısın diyen yok!

13/6/2008

Muasır

Hani "muasır medeniyet seviyesi" var ya, işte o...
"Çağdaş uygarlık düzeyi" demek, hepsi bu.
(Basında bu kelimeyi "muassır" şeklinde yazan cahil arkadaşlarımız da vardır. Üstelik de yaşını başını almış adamlardır bunlar.)
Atatürkçülük bu demektir, başka bir şey de değil.
Bu kavram son derece değişken bir kavramdır. Dün muasır olan bugün değildir, yarın da olmayacaktır.
Değişken olduğu, donuk olmadığı için de modası geçmez, eskimez, otuzlu yılların liderleri yokolur giderler, Atatürk ölmez!
Üstelik Atatürk "hayatta en hakiki mürşit ilimdir" demiştir ama, "başka mürşit yoktur" da dememiştir ha!.. "Daha az hakiki" olan başka mürşitler de bulunabilir...
Atatürkçülük'te demokrasi yoktu, çünkü otuzlu yıllarda "moda" yelleri totaliter rejimlerden yana esmekteydi.
Dolayısıyla, bugün de aynı rüzgârı estirmeye çalışan "Kemalistler" çağdaş değildirler.
Daha da açık konuşalım: Atatürk, Kemalist değildi!
Kemalizm, Atatürk'ü kendi amaçları doğrultusunda "kullanmak" isteyen faşist bürokratların uydurduğu bir ideolojidir.
Atatürkçülük, bir ideoloji değildir, bir dünya görüşüdür.
Laiklik de, kendi başına bize hoş göründüğü için değil, çağdaş yaşama tarzının, çağdaş uygarlık düzeyinin vazgeçilmez bir unsuru olduğu için gereklidir.
Devlet kapitalizmi, otuzlu yıllarda çağdaş gibi görünüyordu, bugün değildir.
Şapka giymek, o dönemde modaydı, bugün değil.
Bugün şapkayla gezene Atatürkçü demezler, "tapon" derler yani...
Muasır medeniyet uyarınca o zamanlar vals ve tango yapılırdı, bugün yapana yalnızca "nostaljik" deniyor.
"Atatürk'ün giyindiği gibi giyinmeye çalışana" da düpedüz ahmak derler. Diyelim baklavalı kazak buldunuz, gidip bir de golf pantolon mu diktireceksiniz? Atatürk 1936 model arabayla gezerdi, arayın bulun da "rektifiye" ettirip binin bakalım!
O dönemde Medeni Kanun gösteriyordu çağdaşlık düzeyini, tek eşlilik, miras paylaşımında eşitlik, falan filan.
Bugün, örneğin "eşcinsel evliliklerine izin vermek" çağdaşlık! Avrupa bu düzeyde.
Nasıl, bu sizi irkiltti mi? Demek ki Atatürkçü değilsiniz.
Siz olsanız olsanız "İsmetçi" olursunuz.
O da Atatürk'ün başbakanıydı, Fethi Okyar ve Celal Bayar da... O da Atatürk'ün silah arkadaşıydı, Fevzi Çakmak da... Üstelik birincisi yalnızca orgeneral, ikincisi mareşaldi, mareşal!
Sizin Atatürk'ünüz hangisi?
Ölümünün üzerinden daha bir yıl geçmeden ve de utanmadan paralardan resimlerini kaldıranların Atatürk'ü mü yoksa? Benimki o değil.
Bana da utanmadan "Atatürk düşmanı" diyen dangalaklar, azıcık anladınız mı?

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı
Free Hit Counter
Free Hit Counter Powered by MyPagerank.Net c Msn bot last visit powered by MyPagerank.Net Genel