Yine Atatürk ve sol üzerine
Son birkaç yazıma gelen mesajlar, okurlarımızın Türkiye üzerine düşündüğünü, tartıştığını göstermesi bakımından sevindirici.
Sanki herkes bir yüzleşme, yeniden düşünme, gözden geçirme gereğinin farkında.
Ülkenin büyük kısmına egemen olan vurdumduymazlıkla karşılaştırıldığı zaman bu okurların tutumu daha da değer kazanıyor.
Tartışmalar daha çok Atatürk ve sol konusuna odaklandığı için bununla ilgili bir iki söz daha söylemek ihtiyacı duyuyorum.
Gazi’nin anti-emperyalist, devrimci, halkçı nitelikleri ve dünyanın “mazlum milletleri”ne örnek olan liderliği kuşku götürmez.
Ama bütün bunlar onu “sol” olarak nitelememize yeter mi, kuşkuluyum.
Zaten böyle bir tanıma ne gerek var?
Atatürk denildiğinde bütün dünyanın aklına, sağ ve sol tanımlamalarının çok daha ötesinde kavramlar gelir.
Biliyorum bazı yazarlarımız “sol”u, anti-emperyalizm ve halkçılık bağlamında ele alarak “Atatürk solcudur!” demişlerdi.
Ama ben “sol” kavramını, dünya literatüründe olduğu gibi bir sınıf mücadelesi ve üretim araçlarının kontrolü bağlamında düşündüğüm için, bu kanıya katılmıyorum.
Bakın Atatürk ne diyor:
“Bu milletin siyasi partilerden çok canı yanmıştır. Şunu arz edeyim ki, başka memleketlerde partiler, ekonomik amaçlar üzerine kurulmuş ve kurulmaktadır. Çünkü o memleketlerde çeşitli sınıflar vardır. Bir sınıfın çıkarını korumak için oluşan siyasi partiye karşı, başka bir sınıfın çıkarını korumak amacıyla bir parti kurulur. Bu, pek doğaldır. Güya bizim memleketimizde ayrı ayrı sınıflar varmış gibi kurulan partiler yüzünden tanık olduğumuz sonuçlar bilinmektedir. Oysa Halk Partisi dediğimiz zaman bunun içine bir kısım değil, bütün millet dahildir.”
Türkiye’de sınıf mücadelesinin olamayacağını belirten Atatürk şöyle devam ediyor:
“Biliyorsunuz ki ülkemiz çiftçi ülkesidir. O halde milletimizin büyük bir çoğunluğu çiftçi veya çobandır. Bu böyle olunca, ona karşı büyük toprak ve çiftlik sahiplerinin varlığı akla gelebilir. Bizde kaç kişi büyük toprağa sahiptir? İncelenirse görülür ki ülkemizin büyüklüğüne oranla hiç kimse büyük toprak sahibi değildir. Dolayısıyla bu arazi sahipleri de korunacak insanlardır.
Sonra zanaat sahipleriyle, kasabalarda ticaret yapan küçük tüccar gelir. Elbette bunların da çıkarlarını, şimdiki ve gelecekteki durumlarını korumak zorundayız...
Kaç milyonerimiz var? Hiç. Dolayısıyla biraz parası olanlara düşman olacak değiliz. Tam tersine, ülkemizde birçok milyonerin hatta milyarderin yetişmesine çalışacağız.
Bugün ülkemizde fabrika, imalathane gibi kurumlar çok sınırlıdır. İşçilerimizin sayısı yirmi bini geçmez. Oysa ülkeyi kalkındırmak için çok fabrikalara muhtacız. Dolayısıyla tarlada çalışan çiftçilerden farkı olmayan işçileri de korumak ve yardım etmek gerekir.
Bundan sonra aydınlar ve bilim adamları denilen kişiler gelir...
İşte ben milletimizi böyle görüyorum.
Dolayısıyla çeşitli meslek mensuplarının çıkarları birbiriyle bağlantılı olduğundan, onları sınıflara ayırmak olanağı yoktur ve tamamı halktan ibarettir.” (7 Kasım 1923 - Balıkesir)
Şimdi kararı size bırakıyorum: Atatürk o dönemdeki sosyalist ülkeler gibi işçi sınıfı öncülüğüne dayanan bir düzen kurup mülkiyeti ve üretim araçlarını devlet kontrolüne mi almak istemişti yoksa özel sektörün güçlenerek para kazanacağı ve devletten yardım göreceği bir karma ekonomik model mi kurmuştu?
Atatürk gibi bir büyük dahiyi anlamak için onu daha çok okuyalım. Kulaktan dolma sözlerle bir kanıya varmayalım.
0 yorum yazılmıştır